İsmailağa Dergisi Resmî Web Sitesidir
Topbar widget area empty.
Hikmet Damlaları – Haziran 2018 Hikmet Damlaları Full view

Hikmet Damlaları

Hikmet Damlaları – Haziran 2018

أَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
اَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي هَدَانَا لِهَذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلَا أَنْ هَدَانَا اللَّهُ لَقَدْ جَآءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ
.صَلوُّا عَلىٰ رَسُولِنَا مُحَمَّدٍ: اللهم صل على سيدنا محمد وعلى آل سيدنا محمد
.صَلوُّا عَلىٰ شَفِيعِ ذُنُوبِنَا مُحَمَّدٍ: اللهم صل على سيدنا محمد وعلى آل سيدنا محمد
.صَلوُّا عَلىٰ طَبِيبِ قُلُوبِنَا مُحَمَّدٍ: اللهم صل على سيدنا محمد وعلى آل سيدنا محمد

Risâle-i Kudsiyye Sayfa 44

تَجَلِّي ذَاتْ اُولُورْ وَاصِلْلَرَهْ حَالْ
جَمَالَ بَا كَمَالَهْ سَيْر اِيدَهْ لِمْ
سَرَايِ سَيْرِ سِرُّ اللهِ دُوزْمُشْ
اُو عَشْقْ اللهْ دَلِيلْ اُولْدِى اُو بُولْمُشْ
جَمَالَ بَا كَمَالَهْ سَيْر اِيدَهْ لِمْ

يُورِى تَرْك إِيتْ سِوَايِ آنْلَهْ سَنْ قَالْ
بُو أَجْسَامْدَنْ كَجُوبْ حَقَّهْ كِيدَهْ لِمْ
عَجَبْدِرْ لَا مَكَانْ شَهْرِنْدَهْ قُورْمِشْ
هَمْ عَاشِقْ كَنْدِينَهْ كَنْدِى جُو كُورْمُشْ
هَمَانْ عَشْق اُوزْرَهْ اُولْ حَقَّهْ كِيدَهْ لِمْ

 

Bu dünyaya niçin geldin, bilenden al haberi!

Sûre-i Enbiyâ’da şöyle buyruluyor:

فَسْـَٔلُٓوا اَهْلَ الذِّكْرِ اِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ

(Ayet: 7)

(فَسْـَٔلُٓوا) Sorunuz (اَهْلَ الذِّكْرِ) zikir ehlinden, yani bilenden, (اِنْ كُنْتُمْ) eğer olduysanız (لَا تَعْلَمُونَ) bilmiyor.

“Eğer bilmiyor olduysanız, bilenden sorunuz!”

Sûre-i Furkan’dan diğer bir ayet-i celile de ise:

فَسْـَٔلْ بِه۪ خَب۪يرًا

(Ayet: 59)

(فَسْـَٔلْ) Sor (بِه۪) onu (خَب۪يرًا) ziyade haberdar olandan.

“Ziyade haberdar olandan onu sor!”

Dünyaya neye geldiğimizi sormak ve öğrenmek istiyorsak, bu hususta Risale-i Kudsiyye sahibi Büyük Şeyh Efendi (kuddise sirruhu) şöyle buyurmaktadır:

بِزَهْ وُصْلَتْ إِيجُونْ يُولْ اُولْدِى قُرْآنْ

“Matlubumuza ulaşmak için, yol Kur’an-ı Azîmuşşandır.”

Evvela bu dünyaya niye geldiğimizi Kur’an-ı Kerim’den öğreneceğiz. Bir de Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) ehadîs-i nebeviyyesinden, bir de bu ikisinden, yani Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerden çıkarılan; akaidden, fıkıhtan tasavvuftan öğreneceğiz.

Sûre-i Zâriyat’ta ise şöyle buyrulmaktadır:

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ

(Ayet: 56)

“Ben cinleri ve insanları ancak beni bilsinler ve bana ibadet etsinler için yarattım.” Marifetullah için yarattım. Marifetullah demek: Allah’ı (celle celaluhu) bilmek demektir.
Marifetullah’ın daha açık manasını Risale-i Kudsiye’den öğreniyoruz…

نَهْ دِرْ مَقْصُودْ بُو عِرْفَانْدَنْ خَبَرْ آلْ
نِقَابْ آجِدِى جُو مَحْبُوبْ مُجْدَلَرْ آلْ

يُورِى تَرْك إِيتْ سِوَايِ آنْلَهْ سَنْ قَالْ
تَجَلِّي ذَاتْ اُولُورْ وَاصِلْلَرَهْ حَالْ

بُو أَجْسَامْدَنْ كَجُوبْ حَقَّهْ كِيدَهْ لِمْ
جَمَالَ بَا كَمَالَهْ سَيْر اِيدَهْ لِمْ

عَجَبْدِرْ لَا مَكَانْ شَهْرِنْدَهْ قُورْمِشْ
سَرَايِ سَيْرِ سِرُّ اللهِ دُوزْمُشْ

هَمْ عَاشِقْ كَنْدِينَهْ كَنْدِى جُو كُورْمُشْ
اُو عَشْقْ اللهْ دَلِيلْ اُولْدِى اُو بُولْمُشْ

هَمَانْ عَشْق اُوزْرَهْ اُولْ حَقَّهْ كِيدَهْ لِمْ
جَمَالَ بَا كَمَالَهْ سَيْر اِيدَهْ لِمْ

(Shf. 44)

نَهْ دِرْ مَقْصُودْ بُو عِرْفَانْدَنْ خَبَرْ آلْ

“Bu Marifetullah’tan maksat nedir? Haber al!”

نِقَابْ آجِدِى جُو مَحْبُوبْ مُجْدَلَرْ آلْ

“Müjdeler olsun sana! Sevgili Mevlâ (celle celaluhu) peçeyi, perdeyi, cemalinden açtı.” Demek ki: İrfan Mevlâ ile kul arasından perdelerin kalkması vasıtasıyla, kulun Mevlâ’yı tanımasıdır.

يُورِى تَرْك إِيتْ سِوَايِ آنْلَهْ سَنْ قَالْ

“Masivayı (Mevlâ’dan başkasını) terk et, gel lâf anla.”

تَجَلِّي ذَاتْ اُولُورْ وَاصِلْلَرَهْ حَالْ

“Allah Teâlâ hazretlerine vasıl olanlara, Zât-ı pâk-ı sübhaniyenin tecellisi; hal olur.”

بُو أَجْسَامْدَنْ كَجُوبْ حَقَّهْ كِيدَهْ لِمْ
جَمَالَ بَا كَمَالَهْ سَيْر اِيدَهْ لِمْ

“Bu cisimlerden geçip hakka gidelim. Cemal-i ba kemâle seyredelim.”

Cisim, Allah (celle celaluhu) ile kulları arasına şöyle giriyor: Acıktığı vakitte yemek ister, susadığı vakit su ister, yorulduğu vakit dinlenmek ister. Mevlâ’nın murad etmediği şeye bakmak ister! Mevlâ’nın murad etmediği şeyi tutmak ister! Mevlâ’nın murad etmediği yerde gezmek ister! Mevlâ’nın murad etmediği şeyi düşünmek ister! İşte cismin bu gibi arzuları Mevlâ ile kul arasında perde oluyor.

Öyle ise bu ecsam (cisimler) den nasıl geçeceğiz?

Mevlâ’yı hakkıyla zikrettiğimiz (hatırladığımız) vakit bütün eşyayı unutmuş oluruz. Bunun konuşulması kolay, amma elde edilmesi zordur. Lâkin:

إِنَّهُ يِسِيرٌ عَلَي مَنْ يَسَّرَهُ اللَّهُ

(إِنَّهُ يِسِيرٌ) O kolaydır (عَلَي مَنْ) ol bir kimse üzerine ki (يَسَّرَهُ) onu çok kolay etti (اَللَّهُ) Allah (celle celaluhu).

Hülâsa: Allah’ın (celle celaluhu) kolay ettiği kimse üzerine, o kolaydır. Öyle ise Mevlâ Teâlâ’nın bize verdiği kuvveti bu yola sarf edelim, kendi kendimize acıyalım, kendi kârımızı bilelim.

عَجَبْدِرْ لَا مَكَانْ شَهْرِنْدَهْ قُورْمِشْ
سَرَايِ سَيْرِ سِرُّ اللهِ دُوزْمُشْ

“Taacübe (hayrete) şayandır ki, Mevlâ Teâlâ ve Tekaddes hazretleri lâ mekân (mekânsızlık) şehrinde, cemalinin seyrinin sarayı olan Kalb’i kurmuş (tanzim etmiş.)”

Bir hadis-i kudsîde Mevlâ Teâlâ hazretleri buyuruyor:

لَا يَسَعُنِي أَرْضِي وَلَا سَمَائِي وَلكِنْ
يَسَعُنِي قَلْبُ عَبْدِي الْمُؤْمِنِ

(لَا يَسَعُنِي) Beni almaz (أَرْضِي) yerim (وَلَا سَمَائِي) semam (وَلكِنْ) ancak (يَسَعُنِي) beni alır (قَلْبُ عَبْدِي الْمُؤْمِنِ) Mü’min kulumun kalbi.1

İşte bu hadis-i kudsinin sırrınca, Mevlâ Teâlâ hazretlerinin cemalinin seyrinin sarayı, lâ mekâniyet üzere yaratılan kalptir.

هَمْ عَاشِقْ كَنْدِينَهْ كَنْدِى جُو كُورْمُشْ

Kendi kendine aşık olması, kul ki fenafillah oluyor, kendinden haberi yok ki Mevlâ’dan haberdar olsun, o zaman Mevlâ kendi kendine aşık olur, çünkü kul fani olmuştur.

Bir hadis-i kudsîde:

مَنْ عَادَى لِي وَلِيًّا فَقَدْ آذَنْتُهُ بِالحَرْبِ، وَمَا تَقَرَّبَ إِلَيَّ عَبْدِي بِشَيْءٍ أَحَبَّ إِلَيَّ مِمَّا افْتَرَضْتُهُ عَلَيْهِ، وَمَا يَزَالُ عَبْدِي يَتَقَرَّبُ إِلَيَّ بِالنَّوَافِلِ حَتَّى أُحِبَّهُ، فَإِذَا أَحْبَبْتُهُ: كُنْتُ سَمْعَهُ الَّذِي يَسْمَعُ بِهِ،
وَبَصَرَهُ الَّذِي يُبْصِرُ بِهِ…..

(مَنْ) Her kim (عَادَى لِي وَلِيًّا) bana veli olan kuluma düşmanlık ederse (فَقَدْ آذَنْتُهُ) muhakkak ben ona ilân ederim (بِالحَرْبِ) harb (وَمَا تَقَرَّبَ) yaklaşmadı (إِلَيَّ) bana (عَبْدِي) beni kulum (بِشَيْءٍ) bir şey ile, öyle şey ki (أَحَبَّ) daha sevgili (إِلَيَّ) bana (مِمَّا) o şeyden ki (افْتَرَضْتُ) ben farz kıldım (هُ) o şeyi (عَلَيْهِ) o şeyi onun üzerine, yani kuluma (وَمَا يَزَالُ) daim olur (عَبْدِي) kulum (يَتَقَرَّبُ) yaklaşır (إِلَيَّ) bana (بِالنَّوَافِلِ) nafilelerle (حَتَّى أُحِبَّهُ) ta ki ben onu severim (فَإِذَا أَحْبَبْتُهُ) ben onu sevdiğim vakitte (كُنْتُ) ben olurum (سَمْعَهُ) kulağı (اَلَّذِي) öyle kulağı ki (يَسْمَعُ) işitiyor (بِهِ) onunla (وَبَصَرَهُ) gözü olurum (اَلَّذِي) öyle gözü ki (يُبْصِرُ) görüyor (بِهِ) onunla.2

Hülâsa: Her kim benim veli olan bir kuluma taarruz ederse, ben ona harb ilan ederim. Kulum, bana, kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevgili bir şeyle yaklaşmamıştır. Kulum da nevafile devam ettikçe bana yaklaşır. Hatta ben onu severim. Ben onu sevdiğim zaman, onun işiten kulağı, gören gözü olurum…

Nevafil ibadete kıymet vermeyip çalışmayanlar, bunu iyi düşünsünler. Mevlâ Teâlâ’ya bizi sevdirenden daha iyi ne olabilir. İnsan haline göre, bunları kaçırmamaya dikkat etmelidir. Böyle çalışırsa Sahabe-i Kiram’a benzer. Onlar nasıl muvaffak olduysa, o da olur. Sahabe-i Kiram (radıyallahu anhum ecmain) bu ayet-i kerime ve hadis-i şerifte buyrulduğu gibi çalışmışlardı. Bu hususta daha okuyacağımız ayetler vardır; onlardan bir kısmı şunlardır:

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَانَتْ
لَهُمْ جَنَّاتُ الْفِرْدَوْسِ نُزُلًاۙ

(Sûre-i Kehf, ayet: 107)

(اِنَّ الَّذ۪ينَ ) Muhakkak o kullar ki (اٰمَنُوا) iman ettiler (وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ) amel-i salih de işlediler (كَانَتْ) oldu (لَهُمْ) onlar için (جَنَّاتُ الْفِرْدَوْسِ) Firdevs Cennetleri (نُزُلًاۙ) ziyafet konakları.

Hulâsa: O kimseler ki, iman ettiler ve salih amel işlediler, muhakkak onlar için ziyafet konakları, Firdevs Cennetleri olmuştur.

Sûre-i Nisa’da ise:

وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَنُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَدًاۜ وَعْدَ اللّٰهِ حَقًّاۜ وَمَنْ اَصْدَقُ مِنَ اللّٰهِ ق۪يلًا

(Ayet: 122)

(وَالَّذ۪ينَ) Öyle kullar ki (اٰمَنُوا) iman ettiler, sadece imanla kalmayıp (وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ) Salih amel de işlediler (سَنُدْخِلُهُمْ) muhakkak onları girdireceğiz (جَنَّاتٍ) cennetlere, öyle cennetler ki (تَجْر۪ي) akıyor (مِنْ تَحْتِهَا) o cennetlerin altından (الْاَنْهَارُ) nehirler (خَالِد۪ينَ) kalacaklar (ف۪يهَٓا) o cennetlerde (اَبَدًاۜ) muhalled oldukları halde yani ebediyen (وَعْدَ اللّٰهِ) Allah’ın vaadi (حَقًّاۜ) hak olarak (وَمَنْ اَصْدَقُ) ve daha sadık kimdir (مِنَ اللّٰهِ) Allah’tan (ق۪يلًا) vaad (gerçek söz) bakımından.

Hulâsa: Öyle kullar ki iman ettiler, amel-i salih işlediler; onları altlarından ırmaklar akan cennetlere, orada ebedi olarak kalmak üzere girdireceğiz. Bu müjdeyi Allah (celle celaluhu) Hazretleri hak olarak vaad etti. Allah’tan (celle celaluhu) daha ziyade gerçek sözlü kim vardır?

Sûre-i Nisa’nın diğer ayetinde şöyle buyrulmaktadır:

وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَنُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَدًاۜ لَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌۘ وَنُدْخِلُهُمْ ظِلًّا ظَل۪يلًا

(Ayet: 57)

“Muhakkak o kimseler ki iman ettiler ve amel-i salih işlediler. Onları altlarından nehirler akan cennetlere, orada ebedi kalmak üzere girdireceğiz.” (لَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌۘ) Onlar için orada pâk aileler vardır. (وَنُدْخِلُهُمْ ظِلًّا ظَل۪يلًا) Onları, tam gölge denilecek, gölgelere de idhal edeceğiz.

Buna benzer ayetlerden, Sûre-i Ankebut’ta:

وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ
لَنُدْخِلَنَّهُمْ فِي الصَّالِح۪ينَ

(Ayet: 9)

“O kimseler ki; iman ettiler ve salih amellerde bulundular, elbette onları salihler zümresine girdireceğiz.”

Tembellikle, boş konuşmakla, kuru iddia ile bir şey olmaz. Bu kadar kalabalık olan Müslümanın dünyaya ışık tutacak kadar hâkim olamaması, İslâmiyeti tam yaşayamadıklarındandır. Eğer İslâmiyeti hakkıyla yaşasalardı; bütün dünyaya ışık tutacaklardı. Hâlbuki şimdi kendi kendilerine ilâç olamıyorlar. Nerede kaldı diğer insanlar.

Sahih-i Buhari’de bir hadis-i şerif vardır. Onu da okumayı seviyorum:

سَبْعَةٌ يُظِلُّهُمُ اللَّهُ فِي ظِلِّهِ، يَوْمَ لاَ ظِلَّ إِلَّا ظِلُّهُ: الإِمَامُ العَادِلُ، وَشَابٌّ نَشَأَ فِي عِبَادَةِ رَبِّهِ، وَرَجُلٌ قَلْبُهُ مُعَلَّقٌ فِي المَسَاجِدِ، وَرَجُلاَنِ تَحَابَّا فِي اللَّهِ اجْتَمَعَا عَلَيْهِ وَتَفَرَّقَا عَلَيْهِ، وَرَجُلٌ طَلَبَتْهُ امْرَأَةٌ ذَاتُ مَنْصِبٍ وَجَمَالٍ، فَقَالَ: إِنِّي أَخَافُ اللَّهَ، وَرَجُلٌ تَصَدَّقَ، أَخْفَى حَتَّى لاَ تَعْلَمَ شِمَالُهُ مَا تُنْفِقُ يَمِينُهُ، وَرَجُلٌ ذَكَرَ اللَّهَ خَالِيًا فَفَاضَتْ عَيْنَاهُ

(سَبْعَةٌ) Yedi taife vardır ki (يُظِلُّهُمُ اللَّهُ) Allah (celle celaluhu) onları gölgelendirecektir (فِي ظِلِّهِ،) kendi gölgesine (يَوْمَ) öyle bir günde ki (لاَ ظِلَّ) hiç gölge yoktur (إِلَّا ظِلُّهُ) ancak kendi gölgesi vardır. Birincisi: (الإِمَامُ العَادِلُ) çok adaletli önderler, reislerdir. İkincisi: (وَشَابٌّ) bir gençtir ki (نَشَأَ) neş’et etmiştir, büyümüştür (فِي عِبَادَةِ رَبِّهِ) Rabbisini kullukta. Üçüncüsü (، وَرَجُلٌ) bir adamdır ki (قَلْبُهُ) onun kalbi (مُعَلَّقٌ) bağlıdır (فِي المَسَاجِدِ) mescidlere. Bir adam ki kalbi camilere asılıyor. Yani ne zaman ibadet vakti gelecek de ibadet edeceğim diye. Dördüncüsü: (وَرَجُلاَنِ) İki adamdır ki (تَحَابَّا فِي اللَّهِ) Allah (celle celaluhu) yolunda birbirlerini sevdiler. (اِجْتَمَعَا عَلَيْهِ) o sevgi üzere toplanıyorlar (وَتَفَرَّقَا عَلَيْهِ) ve Allah (celle celaluhu) rızası üzere ayrılıyorlar. Yani böyle birbirlerini görmeye gidip geliyorlar. Beşincisi (وَرَجُلٌ) Ol bir kimsedir ki; (طَلَبَتْهُ) onu talep etti (امْرَأَةٌ ذَاتُ مَنْصِبٍ) hem rütbe sahibi (وَجَمَالٍ) hem de cemal sahibi bir kadın, O’nu davet ettiği halde (فَقَالَ: إِنِّي أَخَافُ اللَّهَ) “Ben Allah’tan (celle celaluhu) korkarım!” dedi. Ve o kadına yaklaşmadı. Dünya en çok bundan yıkılıyor. Bu işte çok tok gözlü olmak lazımdır. Fakat kendimize güvenmeyelim, Mevlâ’ya sığınalım. Altıncısı: (وَرَجُلٌ) Bir adamdır ki (تَصَدَّقَ أَخْفَى) gizli olarak sadaka verdi (حَتَّى) ta ki (لاَ تَعْلَمَ) onu bilmiyor (شِمَالُهُ) onun solu (مَا) ol bir şey ki (تُنْفِقُ) infak ediyor (يَمِينُهُ) onun sağı.3 Yani sadakayı o kadar gizli veriyor ki, sağ elinin verdiğini sol eli bile bilmiyor. Çok ihlâsa, yani riya karışmadan Mevlâ Teâlâ illâ ihlâs istiyor:

وَمَٓا اُمِرُٓوا اِلَّا لِيَعْبُدُوا اللّٰهَ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَ حُنَفَٓاءَ وَيُق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُوا الزَّكٰوةَ وَذٰلِكَ د۪ينُ الْقَيِّمَةِۜ

(Sûre-i Beyyine, Ayet: 5)

(وَمَٓا اُمِرُٓوا ) Kullar emrolunmadılar (اِلَّا) Ancak emrolundular (لِيَعْبُدُوا اللّٰهَ) Allah’a (celle celaluhu) ibadet etsinler için (مُخْلِص۪ينَ) ihlâs edici oldukları halde (لَهُ) o Mevlâ’ya (اَلدّ۪ينَ) ibadeti (حُنَفَٓاءَ) bütün batıl dinlerden hak dine meyledici ve yönelici oldukları halde (وَيُق۪يمُوا الصَّلٰوةَ) namazı kılsınlar (وَيُؤْتُوا الزَّكٰوةَ) zekâtı versinler (وَذٰلِكَ) işte bu (د۪ينُ الْقَيِّمَةِۜ ) hak ve müstakim dindir. Böyle olmazsa doğru din olmaz ve insanı felâha kavuşturmaz.

Şimdi hadis-i şerifi tamamlayalım.

Yedincisi: (وَرَجُلٌ) Bir adamdır ki (ذَكَرَ اللَّهَ) Allah’ı hatırladı (خَالِيًا) tenhada (فَفَاضَتْ) aktı (عَيْنَاهُ) gözleri.

İşte bu hadis-i şerifin beyan etmiş olduğu yedi taife, Arşurrahman altında gölgelenecektir. Herkesin kafası kaynadığı zamanda, bu yedi taifenin hususiyetleri bir insanda cem olsa ne iyi! Amma hepsini beceremez ise de hiç olmazsa birkaç tanesine sahip olmalı!

اُو عَشْقْ اللهْ دَلِيلْ اُولْدِى اُو بُولْمُشْ

“O aşkullah varya, Allah’a ulaştırıcı delildir.”

هَمَانْ عَشْق اُوزْرَهْ اُولْ حَقَّهْ كِيدَهْ لِمْ
جَمَالَ بَا كَمَالَهْ سَيْر اِيدَهْ لِمْ

“Hemen aşk üzere ol Hakka gidelim. Cemal-i ba kemâle seyredelim”

İşte aşkın bir yolu da, o hadis-i şerifin gösterdiği yoldur.

Aşkın yollarından birisi de, belki en büyüğü, şu ayetin gösterdiğidir:

قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

(Sûre-i Ali İmran, Ayet 31)

(قُلْ ) Habibim söyle! (اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ) Eğer Allah’ı (celle celaluhu) seviyor olduysanız (فَاتَّبِعُون۪ي) bana tabi olun. Siz benim sünnet-i seniyyemi yaşarsanız (يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ) Allah da (celle celaluhu) sizi sever (وَيَغْفِرْ لَكُمْ) sizi mağfiret eder (ذُنُوبَكُمْۜ) günahlarınızı. Allah (celle celaluhu) vaad ediyor. O vaadinden dönmez. (وَاللّٰهُ) Allah Teâlâ Hazretleri (غَفُورٌ) ziyade mağfiret edicidir (رَح۪يمٌ ) ziyade acıyıcıdır.

İnşaallah hoca olan talebelerimiz böyle hareket etmeye çalışsın, böyle görünmeye çalışsın, böyle görünmek riyakârlıktır amma, İmam-ı Azam (rahimehullah), İmam-ı Ebu Yusuf’a dedi ki: “Herkesin gördüğü yerde nafilelere devam et.” İmam-ı Azam’ın bu şekilde tavsiyede bulunması, insanlara nafile ibadetleri beğendirmek içindi.

Bu hususta denilmiştir ki:

رِيَاءُ الْعَارِفِينَ خَيْرٌ مِنْ إِخْلَاصِ الْمُرِيدِينَ

“Ariflerin riyası, müridlerin ihlasından daha hayırlıdır.”4

Çünkü arifler kendilerini beğendirmek için ibadetlerini göstermiyorlar. Yapmış oldukları ibadetleri beğendirmek için gösteriyorlar. Ariflerinki bundan dolayı irşad olur, riya olmaz.

İşte, Mevlâ’ya âşık olmanın çaresi, Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) ittiba üzere ibadete devam etmektir. Nefis yorulsa bile onu dinlemeyeceğiz, o yolda can verircesine devam edeceğiz.

Hem nevafil sünnet ile nefsi dak

Kıl azimle amel, bul sırrı Hak.

Yani, dikkatle amel et, Hakkı bulursun.

Şimdi dersimize gelelim:

كَذٰلِكَ نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ اَنْبَٓاءِ مَا قَدْ سَبَقَۚ
وَقَدْ اٰتَيْنَاكَ مِنْ لَدُنَّا ذِكْرًاۚ

(Sûre-i Tâ-hâ, Ayet: 99)

(كَذٰلِكَ) İşte böylece, Musa (aleyhisselam) ile Firavun’un haberlerini sana beyan ettiğimiz gibi, (نَقُصُّ) beyan edeceğiz, (عَلَيْكَ) sana (مِنْ اَنْبَٓاءِ مَا) ol bir ümmetin haberlerini (قَدْ سَبَقَۚ) geçmiş ümmetlerin haberlerini de sana beyan edeceğiz.

Hulâsa: Yani Musa (aleyhisselam) ile Firavun’un haberlerini sana beyan ettiğimiz gibi, geçmiş ümmetlerin haberlerini de sana beyan edeceğiz.

(وَقَدْ اٰتَيْنَاكَ) Muhakkak sana verdik (مِنْ لَدُنَّا) tarafımızdan (ذِكْرًاۚ) zikir ki, o da Kur’an’dır.

Hülâsa: Ey peygamber-i zîşan! (sallallahu aleyhi ve sellem) sana kendi tarafımızdan bir kitap vermişiz ki, o da Kur’an-ı Kerim’den ibarettir.

وَاَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ
مَا نُزِّلَ اِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ

(Sûre-i Nahl, Ayet: 44)

(وَاَنْزَلْنَٓا) Biz indirdik (اِلَيْكَ) sana (اَلذِّكْرَ) Kur’an-ı Kerim’i (لِتُبَيِّنَ) tam manasıyla beyan edesin için (لِلنَّاسِ) insanlara (مَا) öyle bir dîn-i İlâhiyyeyi ki (نُزِّلَ) indirildi (اِلَيْهِمْ) onlara (وَلَعَلَّهُمْ) belki onlar da (يَتَفَكَّرُونَ) düşünür yola gelirler diye.

Hülâsa: Sana Kur’an-ı Kerim’i indirdik ki, kendilerine indirilmiş olan emir ve nehyi insanlara açıkça anlatasın ve umulur ki, onlar da tefekkür eder de yola gelirler.

Diğer bir ayet-i celile de:

وَهٰذَا كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ مُبَارَكٌ فَاتَّبِعُوهُ
وَاتَّقُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَۙ

(Sûre-i En’am, Ayet: 155)

(وَهٰذَا ) Şu Kur’an-ı Kerim (كِتَابٌ) büyük bir kitaptır ki (اَنْزَلْنَاهُ) onu biz indirdik. Onun büyüklüğünü ancak Allah Teâlâ Hazretleri bilir. (مُبَارَكٌ) mübarektir. Onunla amel edildiği takdirde! Öyleyse (فَاتَّبِعُوهُ) bu Kur’an’a tabi olun (وَاتَّقُوا) Kur’an’a muhalefet etmekten korkun (لَعَلَّكُمْ) belki siz (تُرْحَمُونَۙ) Allah Teâlâ Hazretleri tarafından acınırsınız. Gözünüzü yaşına bakar da, sizi her türlü afâttan muhafaza eder, felaha kavuşturur.

اَنْ تَقُولُٓوا اِنَّمَٓا اُنْزِلَ الْكِتَابُ عَلٰى طَٓائِفَتَيْنِ مِنْ قَبْلِنَاۖ وَاِنْ كُنَّا عَنْ دِرَاسَتِهِمْ لَغَافِل۪ينَۙ ﴿156﴾ اَوْ تَقُولُوا لَوْ اَنَّٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا الْكِتَابُ لَكُنَّٓا اَهْدٰى مِنْهُمْۚ فَقَدْ جَٓاءَكُمْ بَيِّنَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَهُدًى وَرَحْمَةٌۚ فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَّبَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَصَدَفَ عَنْهَاۜ سَنَجْزِي الَّذ۪ينَ يَصْدِفُونَ عَنْ اٰيَاتِنَا سُٓوءَ الْعَذَابِ بِمَا كَانُوا يَصْدِفُونَ

(Sûre-i En’am, Ayet: 156)

(اَنْ تَقُولُٓوا) Demekliğinizin kerahatinden, yani demeyesiniz için (اِنَّمَٓا) ancak (اُنْزِلَ) indirildi (الْكِتَابُ) kitab (عَلٰى طَٓائِفَتَيْنِ) iki taife üzerine, yani Tevrat ehline ve İncil ehline. (مِنْ قَبْلِنَاۖ) Bizden evvel (وَاِنْ كُنَّا) muhakkak biz idik (عَنْ دِرَاسَتِهِمْ) onların okunmasından (لَغَافِل۪ينَۙ) elbette gafillerden.

Hulâsa: Bu kitabı size indirdik ki; yarın ahirette yakayı ele verdiğimiz vakit, “Bizden evvel geçenlere kitab indirildi, biz onları okumaktan elbette gafiller idik” demeyesiniz!

اَوْ تَقُولُوا لَوْ اَنَّٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا الْكِتَابُ لَكُنَّٓا اَهْدٰى مِنْهُمْۚ فَقَدْ جَٓاءَكُمْ بَيِّنَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَهُدًى وَرَحْمَةٌۚ فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَّبَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَصَدَفَ عَنْهَاۜ سَنَجْزِي الَّذ۪ينَ يَصْدِفُونَ عَنْ اٰيَاتِنَا سُٓوءَ الْعَذَابِ بِمَا كَانُوا يَصْدِفُونَ

(Sûre-i En’am, Ayet: 157)

(اَوْ تَقُولُوا) Yahut demeyesiniz için (لَوْ اَنَّٓا اُنْزِلَ) eğer indirilseydi (عَلَيْنَا) bize (الْكِتَابُ) kitap (لَكُنَّٓا) elbette biz olurduk (اَهْدٰى) daha hidayette (مِنْهُمْۚ) onlardan, o Tevrat ve İncil ehlinden. Yani eğer bize kitap indirilseydi o iki kavimden daha ziyade hidayete ermiş olurduk. (فَقَدْ جَٓاءَكُمْ) Muhakkak size geldi (بَيِّنَةٌ) beyyine, apaçık delillerle Kur’an-ı Azîmüşşan ihsan olundu (مِنْ رَبِّكُمْ) Rabbiniz tarafından (وَهُدًى) hidayet (وَرَحْمَةٌۚ) rahmet.

Hulâsa: Size açık beyyine olarak, hidayet ve rahmet olarak Kur’an-ı Kerim geldi.

(فَمَنْ اَظْلَمُ) Daha zalim var mıdır? Yani yoktur. (مِمَّنْ) Ol bir kimseden ki (كَذَّبَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ) Allah’ın (celle celaluhu) ayetlerini yalanladı (وَصَدَفَ) döndü (عَنْهَاۜ) o ayetlerden (سَنَجْزِي) muhakkak cezalandıracağız (الَّذ۪ينَ) öyle kimseleri ki (يَصْدِفُونَ) dönüyorlar (عَنْ اٰيَاتِنَا) bizim ayetlerimizden. Neyle cezalandıracağız? (سُٓوءَ الْعَذَابِ) azabın en çirkini ile (بِمَا) ol bir sebeple ki (كَانُوا يَصْدِفُونَ) döner oldular.

Hulâsa: Allah’ın (celle celaluhu) ayetlerini yalanlayan ve o ayetlerden yüz çevirenlerden daha zalim kim vardır, yani kimse yoktur. O kimseler ki, bizim ayetlerimizden dönüyorlar, bu dönmeleri sebebiyle onları azapların en çirkiniyle cezalandıracağız.

Diğer bir ayet-i kerime de ise şöyle buyrulmaktadır:

وَلَوْ اَنَّ اَهْلَ الْقُرٰٓى اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا لَفَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَرَكَاتٍ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ وَلٰكِنْ كَذَّبُوا فَاَخَذْنَاهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ

(Sûre-i A’raf, Ayet: 96)

(وَلَوْ اَنَّ اَهْلَ الْقُرٰٓى ) Eğer şehir ve köy ahalisi (اٰمَنُوا) hakkıyla iman etseydiler (وَاتَّقَوْا) emirleri tutup, yasaklardan kaçmak sûretiyle takvaya bürünseydiler (لَفَتَحْنَا) elbette açardık (عَلَيْهِمْ) onların üzerine (بَرَكَاتٍ) bereketler (مِنَ السَّمَٓاءِ) gökten yağdırmakla (وَالْاَرْضِ) yerden bittirmekle!

Hulâsa: Şehir ve köy ahalisi hakkıyla iman edip takvaya sarılsaydılar, biz onların üzerine gökten yağdırmakla, yerden bittirmekle bereket kapılarını açardık.

(وَلٰكِنْ ) ancak (كَذَّبُوا) tekzîb ettiler (فَاَخَذْنَاهُمْ) biz de onları yakaladık (بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ) kazanır oldukları şey sebebiyle!

Ne zaman ki onlar tekzip ettiler, imanda, itikada bulunmadılar, artık biz de onları kazanır oldukları şey sebebi ile yakalayıverdik.

Paralar günden güne ucuzluyor, değer kaybediyor. İşler günden güne darlığa doğru gidiyor. İnsanlar zannediyorlar ki, bir takım icatlarla bolluğa kavuşacağız. Hâlbuki bolluğa kavuşmanın yolu ayet-i kerimede beyan olunduğu üzere ancak iman ve takvadır.

Dipnotlar
1)
Taberani, Müsnedü’ş-Şamiyyin, No: 840, 2/19. Haraiti, İ’tilal’ül-Kulub, No: 911/1
2) Buhari, Rikak: 38, No: 6137, 5/2384. Ahmed bin Hanbel, No: 25661, 6/256. Taberani, el-Mu’cemu’l-Evsat, No: 9352, 9/139. Ebu Ya’la, Müsned, No: 7051, 6/146. Bezzar, Müsned, No: 8057, 15/270.
3) Buhari, Cemaat: 8, No: 629, 1/234. Müslim, Zekat: 91, No: 1031, 2/715.
4) Katip Çelebi, Süllemü’l-Vusûl ila Tabakâti’l-Fuhul, No: 510, 1/190’da bu sözün sahibi olarak Şeyh Ebu Said el-Hazzaz el-Bağdâdi (v.286) hazretleri zikredilmektedir.