İsmailağa Dergisi Resmî Web Sitesidir
Topbar widget area empty.
Hikmet Damlaları – Ekim 2017 Hikmet Damlaları Full view

Hikmet Damlaları

Hikmet Damlaları – Ekim 2017

أَعُوذُبِاللهِمِنَالشَّيْطَانِالرَّجِيمِبِسْمِاللّٰهِالرَّحْمٰنِالرَّح۪يمِ

اَلْحَمْدُلِلَّهِالَّذِيهَدَانَالِهَذَاوَمَاكُنَّالِنَهْتَدِيَلَوْلَاأَنْهَدَانَااللَّهُلَقَدْجَآءَتْرُسُلُرَبِّنَابِالْحَقِّ
صَلوُّا عَلىٰ رَسُولِنَا مُحَمَّدٍ: اللهم صل على سيدنا محمد وعلى آل سيدنا محمد
صَلوُّا عَلىٰ شَفِيعِ ذُنُوبِنَا مُحَمَّدٍ: اللهم صل على سيدنا محمد وعلى آل سيدنا محمد
صَلوُّا عَلىٰ طَبِيبِ قُلُوبِنَا مُحَمَّدٍ: اللهم صل على سيدنا محمد وعلى آل سيدنا محمد

Nahl Sûresi: 43. Âyet-i Kerime

بسم الله الرحمن الرحيم
إِنَّ الَّذِينَ فَرَّقُوا دِينَهُمْ وَكَانُوا شِيَعًا لَسْتَ مِنْهُمْ فِي شَيْءٍ
إِنَّمَا أَمْرُهُمْ إِلَى اللَّهِ ثُمَّ يُنَبِّئُهُمْ بِمَا كَانُوا يَفْعَلُونَ

(إِنَّ الَّذِينَ) Muhakkak o kimseler ki (فَرَّقُوا) parçaladılar (دِينَهُمْ) dinlerini (وَكَانُوا) oldular (شِيَعًا) taife taife. Her bir taife bir önderin peşinden gidiyor.1 Hadis-i şerifte gelmiştir ki:

اِفْتَرَقَتْ الْيَهُودُ عَلَى إِحْدَى وَسَبْعِينَ فِرْقَةً كُلُّهُمْ فِي الْهَاوِيَةِ إِلَّا وَاحِدَةً وَافْتَرَقَتْ النَّصَارَى عَلَى ثِنْتَيْنِ وَسَبْعِينَ فِرْقَةً كُلُّهُمْ فِي الْهَاوِيَةِ إِلَّا وَاحِدَةً وَسَتفْتَرِقُ ْأُمَّتِى عَلَى ثَلَاثٍ وَسَبْعِينَ فِرْقَةً كُلُّهُمْ فِي الْهَاوِيَةِ إِلَّا وَاحِدَةً.قَالُوا مَنْ هِيَ يَا رَسُول اللَّه قَالَ هُمْ  عَلَى مَا أَنَا عَلَيْهِ وَأَصْحَابِي

(اِفْتَرَقَتْ الْيَهُودُ عَلَى إِحْدَى وَسَبْعِينَ فِرْقَةً) Yahudi milleti yetmiş bir fırkaya ayrıldı (كُلُّهُمْ فِي الْهَاوِيَةِ) hepsi cehennemdedir (إِلَّا وَاحِدَةً) bir fırkası müstesna (وَافْتَرَقَتْ النَّصَارَى عَلَى ثِنْتَيْنِ وَسَبْعِينَ فِرْقَةً) hristiyanlar da yetmiş iki fırkaya ayrıldılar. (كُلُّهُمْ فِي الْهَاوِيَةِ) hepsi cehennemdedirler (إِلَّا وَاحِدَةً) bir fırka müstesna (وَسَتفْتَرِقُ ْأُمَّتِى عَلَى ثَلَاثٍ وَسَبْعِينَ فِرْقَةً) benim ümmetim de muhakkak yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır (كُلُّهُمْ فِي الْهَاوِيَةِ) hepsi cehennemdedir. (إِلَّا وَاحِدَةً) bir fırka müstesna. (قَالُوا مَنْ هِيَ يَا رَسُول اللَّه) Ashab-ı Kiram (radıyallâhu anhümâ) dediler ki: Bu fırka-i Naciye (Kurtulucu fırka) kimlerdir? (قَالَ هُمْ  عَلَى مَا أَنَا عَلَيْهِ وَأَصْحَابِي) Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdular ki: Onlar, yani o kurtulucu bir fırka, ben ve ashabımın olduğu yol üzeredirler. Benim gibi inanırlar, benim gibi ibadet ederler ve benim gibi haramdan sakınırlar.2

“Ehli sünnet vel cemaat” dediğimiz fırka işte bunlardır ki, başta Rasulüllâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Ashab-ı Kiram (radıyallâhu anhüm) ve kıyamete kadar onlara tâbi olan mü’minlerdir.

Bir insan bu ilme çalışırsa, iyi niyetle çalışırsa, o ayrılamaz. Eğer derseniz, mezhepler ayrılıktır. Derim ki: değil! Çünkü hepsi Peygamberimizden (sallallâhu aleyhi ve sellem) aldılar.

Bir misal: Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kan aldırmıştır. Bir seferinde kan aldırdıktan sonra hemen kalkıp namaz kıldılar. Diğer kan aldırdıkları seferde ise Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ashab-ı Kirama buyurdular ki: “Abdest alalım da, kılalım.” Ve kalkıp abdest alarak namaz kıldılar. İşte, İmam-ı Azam bu ikinci hadis-i şerifi aldı. İmam-ı Şafii ise birinciyi. Sonra iman şartlarında bütün Ehli sünnet vel cemaat alimleri müttefiktir. Hatta dünya kurulalı beri bütün peygamberlerin şeriatında iman şartları değişmemiş aynı kalmıştır. Bunlar asıllarda (temellerde) birdirler. Fakat, furûatta (dallarda) ayrılık vardır ki, o da ayrılık sayılmaz.

Tarikatlarda böyle, asılda birdirler. Eğer tarikatta bir bid’at görüyorsanız, onu sonradan gelen katmıştır. Nakşi tarikatında bir bidat bulamazsınız. Ama, “Nakşi tarikatına mensubum” deyipte bid’at işliyorlarsa, tarikatın kabahatı yoktur. Yani yeni gelen dine girilecektir. Meselâ, Hazreti Musa (aleyhisselâm) Tevrat ile geldikten sonra, Tevratın hükmü ile amel edildi. Hazreti İsa (aleyhisselâm) İncil ile geldikten sonra, Tevrat’ın hükmü kalktı. İncilin hükümleriyle amel edildi. Bizim kitabımız Kur’an-ı Kerim gelmekle de İncil’in hükmü kalktı. Kur’an-ı Kerimin hükümleri ise kıyamete kadar bakîdir.

وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الْإِسْلَامِ دِينًا فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الْآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ

(وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الْإِسْلَامِ دِينًا) Her kim islâmdan başka din ararsa, talep ederse (فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُ) asla ondan kabul edilmez (وَهُوَ فِي الْآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ) o, ahirette zarar edicilerdendir, iflâs edenlerdendir.3

Ayetimize gelelim:

Hulâsa: O kimseler ki, dinlerini parçaladılar ve taife taife oldular… Ne gibi dini parçaladılar? Şöyle ki: Hasan-ı Basrî (rahimehumullah) bir gün talebelerine ders okuturken, talebelerinden birisi dersten ayrıldı, bir köşeye çekildi; Hocasından duymadığı bir takım iddialara başladı ve şöyle dedi: “Günah-ı kebâir işleyen ne müslümandır, ne kâfirdir. Kul, fiilinin hâlıkıdır.” Hatta, sıfat-ı subutiyeyi inkâr etmeye başladı. Sonra, “günah-ı kebâir işleyeni, cehenneme atmak, Allah’a (celle celâluhû) vaciptir.” Dedi. Halbuki, hiçbir şey Allah’a (celle celâluhû) vacip değildir. Bunun gibi hocasından öğrenmediği bir takım fikirleri ileri sürdü. Hocası olan Hasan-ı Basrî Hazretleri (rahimehumullah) (اِعْتَزَلَ عَنَّا ) “O, bizden ayrıldı,” dedi. Ondan sonra, isimleri Mu’tezile kaldı. Kezâlik, Cebriyye mezhebi, kaderiye mezhebi ve bazıları; bunların hepsi parçalayıcıdır.

(لَسْتَ) Sen olmadın Habibim (مِنْهُمْ) onlardan (فِي شَيْءٍ) hiçbir şeyde, onlardan değilsin, mes’ul değilsin (إِنَّمَا) ancak (أَمْرُهُمْ) onların işleri (إِلَى اللَّهِ) Allah’adır (celle celâluhû). Onların işi Allah’a aittir. Yani onların hesabını ben göreceğim. Ayrılanlar iyi düşünsünler. Ne ağır bir tehdit var!

وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللَّهِ جَمِيعًا وَلَا تَفَرَّقُوا

“Hepiniz, Allah’ın (celle celâluhû) habl-i metîn’i (sağlam ipi) olan Kur’an’a yapışın
ve ayrılmayın.”
4

Bugün İslâm milletinin, değil kâfirlerin eziyetlerini çekmeleri; bütün dünyaya ışık tutmaları lazımdı. Tefrikaya düşmekle küçük bir lokma gibi oldular; yutuldular. Allah (celle celâluhû) fazlı keremiyle, tekrar birleştirsin! Amin.!

Ayetimize gelelim:

(ثُمَّ) Sonra (يُنَبِّئُهُمْ) onlara haber verecektir ve ona göre muamele edecektir (بِمَا) ol bir şeyleri ki (كَانُوا) oldular (يَفْعَلُونَ) işliyor. Yani, Allah Teâlâ Hazretleri, onlara, dünyada iken yapar oldukları işleri haber verecektir. Onlar yaptıklarının cezasına kavuşacaktır. Sen Kur’an’a inanırsan, o da Kur’an’a inanırsa, bunun ayrılığı nerededir? Yani Habibim sen mes’ul değilsin. Onların işini görecek benim!

“Her kim, cemaatten bir karış ayrılır ve ölürse, cahiliyet ölümüyle ölmüş olur.”5 Hadisi şerifi de buna delildir.

Sen, Rasulüllah’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) uyarsan, cennette onunla berabersin! Ayrılırsan, sürüden ayrılanı kurt kapar. Bir insan, camide cemaat ile namaz kılmaktan ayrılırsa buraya girer. İtikatta ayrılırsa, daha da kötüdür.

Dini parçalamak, ne muazzam bir felâkettir. Cenab-ı Hak bu felakete düşmekten, hepimizi muhafaza etsin! Amin.!

Bildiğin ile amel et, Allah (celle celâluhû) sana yeter. Cenneti kazanmak iman ve amel-i salihe bağlıdır. Cennet ki müebbet kalınacak bir mekândır. İman ve amel-i salih orasını kazandırıyor, hiç bu dünyayı kazandırmaz mı ki, burası muvakkat bir vatandır.

وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا

(وَعَدَ اللَّهُ) Allah (celle celâluhû) vaad etti (الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ) sizden, iman edip amel-i salih işleyenlere. Mevlâ bu iki şeyi yapanlara, üç şey vaâd ediyor. Birincisi: (لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ) Elbette onları yeryüzünde halife kılacaktır. Böylece, bütün dünyaya ışık tutacak kadar hâkim olacaklar. (كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ) kendilerinden evvel gelip geçenleri halife kıldığı gibi. İkincisi: (وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ) ve elbette onlara, kendileri için razı olduğu dinde, temkin ve iktidar (yani, serbestlik) verecektir. Böylece, o dinin ahkâmına devam edip duracaklardır. Üçüncüsü: (وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا) ve muhakkak onların dahili, harici, bütün korkularını, emniyete tebdil edecektir.6

İman ve amel-i salih’in çaresine bakalım. Bu ikisiyle iş bitiyor; amma, imanın da sureti ve hakikâtı olduğunu unutmayalım. Bu vaadler, hep hakikate bağlıdır. Yani imanın suretten hakikâta geçmesine bağlıdır:

Şimdi dersimize geçelim:

مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ أَمْثَالِهَا وَمَنْ جَاءَ بِالسَّيِّئَةِ فَلَا يُجْزَى إِلَّا مِثْلَهَا وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ

(مَنْ) Her kim ki erkek olsun, kadın olsun, genç olsun, ihtiyar olsun, zengin olsun, fakir olsun, âmir olsun, memur olsun, (جَاءَ) geldi (بِالْحَسَنَةِ) bir iyilik ile (فَلَهُ) onun için vardır (عَشْرُ أَمْثَالِهَا) on misli sevap (وَمَنْ جَاءَ) her kim de, geldi (بِالسَّيِّئَةِ) kötülük ile (فَلَا يُجْزَى) cezalandırılmaz (إِلَّا) ancak cezalandırılır (مِثْلَهَا) bir misli ceza ile (وَهُمْ) onlar (لَا يُظْلَمُونَ) asla zulüm olunmazlar.7 Zerre kadar iyilik noksan edilmez, yapmadıkları günah da, defterlerine yazılmaz.

Hulâsa: her kim bir iyilikle gelirse, kendisi için onun misli vardır.

وَاللَّهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَاءُ

“Allah (celle celâluhû) dilediğine, sevabı kat kat eder”8 ayet-i kerimesinin beyanınca, yedi milyon, yedi milyar, ilâ âhiri sevap bulur. Her kim bir kötülük ile gelirse, o, ancak onun misli ile cezalandırılır ve onlar, zulme uğramazlar.

Şu ayet-i kerimeyi de buraya katalım.

مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ خَيْرٌ مِنْهَا
وَهُمْ مِنْ فَزَعٍ يَوْمَئِذٍ آمِنُونَ

(مَنْ) Her kim ki (جَاءَ) geldi (بِالْحَسَنَةِ) bir hasene ile (فَلَهُ) onun için vardır (خَيْرٌ) daha hayırlısı (مِنْهَا) o haseneden (وَهُمْ) onlar (مِنْ فَزَعٍ يَوْمَئِذٍ آمِنُونَ) ahiret gününün feryatlarından emniyette oldukları halde yaşayacaklardır.9

وَمَنْ جَاءَ بِالسَّيِّئَةِ فَكُبَّتْ وُجُوهُهُمْ فِي النَّارِ هَلْ تُجْزَوْنَ إِلَّا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

(وَمَنْ) Her kim ki (جَاءَ) geldi (بِالسَّيِّئَةِ) kötülük ile (فَكُبَّتْ وُجُوهُهُمْ) yüz üstü atılacaktır (فِي النَّارِ) ateşe (هَلْ تُجْزَوْنَ) cezalandırılmıyorsunuz (إِلَّا) ancak cezalandırılıyorsunuz (مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ) dünyada yaptığınız amelle,10 denilecek onlara.

Hadis-i Kudsî’de Cenab-ı Hak buyuruyor ki:

إِذَا أَرَادَ عَبْدِي أَنْ يَعْمَلَ سَيِّئَةً، فَلاَ تَكْتُبُوهَا عَلَيْهِ حَتَّى يَعْمَلَهَا، فَإِنْ عَمِلَهَا فَاكْتُبُوهَا بِمِثْلِهَا، وَإِنْ تَرَكَهَا مِنْ أَجْلِي فَاكْتُبُوهَا لَهُ حَسَنَةً، وَإِذَا أَرَادَ أَنْ يَعْمَلَ حَسَنَةً فَلَمْ يَعْمَلْهَا فَاكْتُبُوهَا لَهُ حَسَنَةً، فَإِنْ عَمِلَهَا فَاكْتُبُوهَا لَهُ بِعَشْرِ أَمْثَالِهَا إِلَى سَبْعِ مِائَةِ ضِعْفٍ

“Kulum bir günah işlemeyi murad ettiği vakitte, onu işleyinceye kadar yazmayın. Eğer işlerse, bir günah yazın ona; benden korkup, onu terk ederse, bir sevap yazın; eğer bir hayır işlemeyi murad eder de işlemezse, bir sevap yazın; eğer işlerse, on sevap yazın, ta yedi yüz dereceye kadar.”11

Bilki Şâri’ Teâlâ, bazı amellere sevap vaad ediyor, terk olunmasın belki heves olunsun diye. Bu amel, kendisine böyle bir sevap vaad edilmeyen, müekked bir amelden efdâl olamaz. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in: “On iki rek’at kuşluk namazı kılana, Allah Teâlâ, cennette, altından bir köşk bina eder.” Buyurması, bu kabildendir; Halbuki, öğlenin ilk dört rek’at müekked sünneti, kuşluk namazından efdaldir. Yine Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in: “Akşam yatsı arası, her kim altı rek’at Evvabîn namazı kılarsa, Allah Teâlâ ona, on iki senelik ibadet sevabı yazar,” buyurması da, bu kabildendir. Halbuki, akşam namazının iki rek’at müekked sünneti, bundan efdâldir. Bu nafile namazlara sevabın vaad edilmesi, kendilerinden ekseri halde gaflet edildiğindendir. Öyleyse, müekked olan sünnetlerin, ecri tâyin edilmese de, nafile olanların ecrinden üstün olduğu âşikârdır.12

Ya farzlara ne verecektir? Şimdi millet ne diyor: “Kendinizi niçin yoruyorsunuz? Allah (celle celâluhû) sadece farzları soracak.” Bu iddia ile nafile kılanları yüreksiz ediyorlar. Bunların iddiasını çürütmek için şu hadis-i şerifi okuyacağım.

مَنْ عَادَى لِي وَلِيًّا فَقَدْ آذَنْتُهُ بِالحَرْبِ، وَمَا تَقَرَّبَ إِلَيَّ عَبْدِي بِشَيْءٍ أَحَبَّ إِلَيَّ مِمَّا افْتَرَضْتُ عَلَيْهِ، وَمَا يَزَالُ عَبْدِي يَتَقَرَّبُ إِلَيَّ بِالنَّوَافِلِ حَتَّى أُحِبَّهُ، فَإِذَا أَحْبَبْتُهُ: كُنْتُ سَمْعَهُ الَّذِي يَسْمَعُ بِهِ، وَبَصَرَهُ الَّذِي يُبْصِرُ بِهِ، وَيَدَهُ الَّتِي يَبْطِشُ بِهَا، وَرِجْلَهُ الَّتِي يَمْشِي بِهَا

(مَنْ عَادَى لِي وَلِيًّا) Her kim benim veli olan kuluma düşmanlık ederse (فَقَدْ آذَنْتُهُ بِالحَرْبِ) muhakkak ben ona, harp ilân ederim. Hadis-i şerifin ikinci cümlesi (وَمَا تَقَرَّبَ) yaklaşamaz (إِلَيَّ) bana (عَبْدِي) kulum (بِشَيْءٍ) bir şey ile ki (أَحَبَّ إِلَيَّ) bana daha sevgilidir (مِمَّا) ol bir şeyden ki (افْتَرَضْتُ) ben onu farz ettim (عَلَيْهِ) onun üzerine (وَمَا يَزَالُ) devam eder (عَبْدِي) kulum (يَتَقَرَّبُ) yaklaşmakta (إِلَيَّ) bana (بِالنَّوَافِلِ) nafileler ile (حَتَّى أُحِبَّهُ) taki, ben onu severim (فَإِذَا أَحْبَبْتُهُ) onu sevdiğim vakitte (كُنْتُ) ben olurum (سَمْعَهُ) kulağı (الَّذِي) öyle kulak ki (يَسْمَعُ) işitir (بِهِ) onunla (وَبَصَرَهُ) gözü olurum (الَّذِي) öyle göz ki (يُبْصِرُ) görür (بِهِ) onunla (وَيَدَهُ) eli olurum (الَّتِي) öyle el ki (يَبْطِشُ) tutar (بِهَا) onunla (وَرِجْلَهُ) ayağı olurum (الَّتِي) öyle ayak ki (يَمْشِي) yürür (بِهَا) onunla.13

Hulâsa: Her kim benim veli kuluma düşmanlık ederse, ben ona harp ilân ederim. Kulum bana, üzerine farz kıldığım şeylerden daha sevgili, bir şey ile yaklaşmadı. Amma kulum, nafilelere devam etmekle, bana yaklaşır. O kadar yaklaşır ki ben onu severim. Onu sevdiğim vakitte, ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum.

Bu hadis-i şerif, nafilelerin rütbesini nereye yükseltti. Hiç insan durur mu? Hele gece namazı!…

إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ (15) آخِذِينَ مَا آتَاهُمْ رَبُّهُمْ إِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذَلِكَ مُحْسِنِينَ (16) كَانُوا قَلِيلًا مِنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ (17) وَبِالْأَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ

(إِنَّ الْمُتَّقِينَ) Muhakkak muttakî kullar (فِي جَنَّاتٍ) cennetlerde (وَعُيُونٍ) billûr gibi pınarlar arasında yaşayacaklar (آخِذِينَ) alıcı oldukları halde (مَا) ol bir nimetleri ki (آتَاهُمْ) onlara verdi (رَبُّهُمْ) Rableri (إِنَّهُمْ) muhakkak onlar (كَانُوا) idiler (قَبْلَ ذَلِكَ) bundan evvel (مُحْسِنِينَ) iyilik ediciler. Ne idi iyilikleri? (كَانُوا قَلِيلًا مِنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ) geceleri çok az uyurlardı (وَبِالْأَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ) ve seherlerde mağfiret talep ederlerdi.14

Hulâsa: Muhakkak muttakî kullar, cennetlerde ve billûr gibi pınarlarda yaşayacaklar. Rablerinin, kendilerine verdiği, nimetleri alıcı oldukları halde. Muhakkak ki onlar, bundan evvel iyilik edicilerden olmuşlardı. Geceden çok az uyurlardı, ve seher vakitlerinde istiğfâr ederlerdi.

Şu ayet-i celile de, gece ibadetlerine devam edenlere verilecek büyük müjdelerdendir:

تَتَجَافَى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ
خَوْفًا وَطَمَعًا وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ

(تَتَجَافَى) Çok zorlukla uzaklaşır (جُنُوبُهُمْ) yan tarafları (عَنِ الْمَضَاجِعِ) yataklarından (يَدْعُونَ) dua ederler (رَبَّهُمْ) Rablerine (خَوْفًا) kendi günahlarından korktukları halde (وَطَمَعًا) Mevlânın rahmetini ümid ederek (وَمِمَّا) ve ol bir şeyden ki (رَزَقْنَا) biz rızıklandırıldık (هُمْ) onlar (يُنْفِقُونَ) infak ederler.15

Hulâsa: Benim dostlarımın yanları, yataklarından epey zorluk çekerek uzaklaşır ve Rablerine korku ve ümid ile dua ederler ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden de infâk ederler.

فَلَا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَا أُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ
أَعْيُنٍ جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

(فَلَا تَعْلَمُ) Bilemez (نَفْسٌ) hiçbir nefis (مَا أُخْفِيَ) ne gizlenildi (لَهُمْ) onlar için, neden? (مِنْ قُرَّةِ أَعْيُنٍ) gözlerin aydın olacağı şeylerden (جَزَاءً) mükâfat olarak (بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ) yapar oldukları şeyler sebebiyle.16

Hulâsa: Onlara, yaptıkları amellere mükâfat olarak, gözlerin aydın olacağı şeylerden, neler gizlenilmiş olduğunu, artık hiçbir kimse bilemez.

Bu mevzuda hadis-i kudsi vardır:

أَعْدَدْتُ لِعِبَادِي الصَّالِحِينَ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ

Hulâsa: salih kullarım için, göz görmemiş, kulak işitmemiş ve bir beşerin kalbine hutûr etmemiş nimetler hazırladım.17

Şu ayet-i celile de o büyük müjdelerdendir:

أَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ جَنَّاتُ الْمَأْوَى نُزُلًا بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

(أَمَّا الَّذِينَ) İmdi ol kimseler ki (آمَنُوا) iman ettiler (وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ) salih ameller de işlediler (فَلَهُمْ) onlar için vardır (جَنَّاتُ الْمَأْوَى) Me’vâ cennetleri (نُزُلًا) ilk ziyafethâne olmak üzere (بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ) dünyada iken yaptıkları ameller sebebi ile.18

Mânâsı: İmdi o kimseler ki, iman ettiler ve amel-i salih işlediler, onlar için, yapmış oldukları amelleri mukabilinde, konak olmak üzere, Me’vâ cennetleri vardır.

İbni Abbas’tan (radıyallâhu anhumâ) rivayet edilen bir hadis-i şerifte, Rasulüllâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki:

جَنَّةُ الْمَأْوَى كُلُّهاَ مِنَ الذَّهَبِ

“Cennet-ül Me’vâ, hepsi altındandır.”19

Yani duvarı, sahanı, sofrası, her şeyi altındandır.

فَأَمَّا مَنْ طَغَى (37) وَآثَرَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا (38) فَإِنَّ الْجَحِيمَ هِيَ الْمَأْوَى (39) وَأَمَّا مَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوَى (40) فَإِنَّ الْجَنَّةَ هِيَ الْمَأْوَى

(فَأَمَّا مَنْ) Her kim ki (طَغَى) azdı (وَآثَرَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا) dünya hayatını tercih etti. Eğlenceyi ibadet üzere tercih etti. (فَإِنَّ الْجَحِيمَ هِيَ الْمَأْوَى) Cehennem onun makamıdır. (وَأَمَّا مَنْ) Her kim ki (خَافَ) korktu (مَقَامَ رَبِّهِ) Rabbinin makamından (وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوَى) nefsini, şehevattan nehyetti (فَإِنَّ الْجَنَّةَ هِيَ الْمَأْوَى) cennet onun makamıdır.20

Devam edelim:

قُلْ إِنَّنِي هَدَانِي رَبِّي إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ دِينًا
قِيَمًا مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ

(قُلْ) Habibim! Söyle o kâfirlere ki hak dinden tamamıyle ayrıldıkları halde, hak din üzere olduklarını söylüyorlar. Onlara söyle: (إِنَّنِي هَدَانِي رَبِّي) muhakkak Rabbim beni hidâyet etti (إِلَى صِرَاطٍ) yola, öyle yola ki (مُسْتَقِيمٍ) dosdoğru.

Ey din-i mübîn-i islamdan tamamıyle ayrılan kafirler! Rabbim beni sırat-ı müstakîme hidayet etti. Sırat-ı müstakimden bedel, öyle bir yola ki (دِينًا قِيَمًا) dosdoğru bir dine. O da nedir? (مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا)  hanîf, yani bütün batıl dinlerden hak dine meyledici olan İbrahim’in (aleyhisselâm) dinidir. (وَمَا كَانَ) İbrahim (alehisselâm) olmadı (مِنَ الْمُشْرِكِينَ) müşriklerden.21

Hülâsa: Şüphe yok ki, Rabbim beni dosdoğru bir yola hidayet etti. O da İbrahim (aleyhisselâm)ın dinidir ki İbrahim (aleyhisselâm) bütün batıl dinlerden hak dine yönelicidir ve hiçbir zaman müşriklerden olmadı.

مَا كَانَ إِبْرَاهِيمُ يَهُودِيًّا وَلَا نَصْرَانِيًّا وَلَكِنْ
كَانَ حَنِيفًا مُسْلِمًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ

(مَا كَانَ إِبْرَاهِيمُ) İbrahim (aleyhisselâm) olmadı (يَهُودِيًّا) Yahudi (وَلَا نَصْرَانِيًّا) Hıristiyan da (وَلَكِنْ) lakin (كَانَ) oldu (حَنِيفًا مُسْلِمًا) hanif ve Müslüman (وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ) ve müşriklerden de değildi.22

Gelelim ayetimize;

قُلْ إِنَّ صَلَاتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَايَ
وَمَمَاتِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

(قُلْ) Söyle habibim! O Mekke müşriklerine. Emir tekrarlanıyor, ancak bir önceki ayette ki emir, şer-i şerîf’in umumuna taalluk ediyordu. Bu ayette ise, şer-i şerif’in furuu’na delâlet ediyor.

(إِنَّ صَلَاتِي) Muhakkak ki namazım (وَنُسُكِي) ibadetlerim (وَمَحْيَايَ) diriliğim (وَمَمَاتِي) ölümüm (لِلَّهِ) Allah (celle celâluhû) içindir. Öyle Allah ki (celle celâluhû) (رَبِّ الْعَالَمِينَ) âlemlerin Rabbi.23

Hülâsa; Ey Habibim! De ki: Benim namazım, ibadetlerim, diriliğim ve ölümüm, âlemlerin Rabbi olan Allah (celle celâluhû) içindir.

لَا شَرِيكَ لَهُ وَبِذَلِكَ أُمِرْتُ وَأَنَا أَوَّلُ الْمُسْلِمِينَ

(لَا شَرِيكَ لَهُ) Onun için ortak yoktur (وَبِذَلِكَ) bununla beraber (أُمِرْتُ) emrolundum (وَأَنَا) ben (أَوَّلُ الْمُسْلِمِينَ) Müslümanların ilkiyim.24

Hülâsa; Allah Teâlâ’nın bir ortağı yoktur. Ve ben bununla emrolundum ve ben Müslümanların evveliyim.

قُلْ أَغَيْرَ اللَّهِ أَبْغِي رَبًّا وَهُوَ رَبُّ كُلِّ شَيْءٍ وَلَا تَكْسِبُ كُلُّ نَفْسٍ إِلَّا عَلَيْهَا وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى ثُمَّ إِلَى رَبِّكُمْ مَرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ

Kâfirler dediler ki: Ya Muhammed! (sallallâhu aleyhi ve sellem) Bizim dinimize dön. O vakit, Cenab-ı Hak buyurdu:

(قُلْ) Habibim söyle (أَغَيْرَ اللَّهِ أَبْغِي) Allah’ın (celle celâluhû) gayrını mı? Talep edeceğim. (رَبًّا) Rab olarak (وَهُوَ) halbuki O (رَبُّ كُلِّ شَيْءٍ) her şeyin Rabbisidir. Ben her şeyin Rabbi olan Allah’ı (celle celâluhû) bırakacağım da sizin dininize mi döneceğim? (وَلَا تَكْسِبُ) kazanmaz (كُلُّ نَفْسٍ) her bir nefis (إِلَّا) ancak kazanır (عَلَيْهَا) kendi aleyhine.

وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ آمَنُوا اتَّبِعُوا سَبِيلَنَا
وَلْنَحْمِلْ خَطَايَاكُمْ وَمَا هُمْ بِحَامِلِينَ
مِنْ خَطَايَاهُمْ مِنْ شَيْءٍ إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ

(وَقَالَ) Dedi (الَّذِينَ) öyle kimseler ki (كَفَرُوا) küfrettiler (لِلَّذِينَ) öyle kimselere ki (آمَنُوا) iman ettiler (اتَّبِعُوا) tâbi olunuz (سَبِيلَنَا) bizim yolumuza (وَلْنَحْمِلْ) yüklenelim (خَطَايَاكُمْ) sizin hatalarınızı (وَمَا هُمْ بِحَامِلِينَ مِنْ خَطَايَاهُمْ مِنْ شَيْءٍ) halbuki onların hatalarından bir şey yüklenici değillerdir (إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ) muhakkak onlar yalancılardır.25 Bu yalanlarından sebep kendi günahlarıyla beraber, yoldan çıkardıkları kimselerin, yoldan çıkarma günahlarını da yükleneceklerdir.

Hülâsa; Kâfirler, mü’minlere dediler ki: Bizim yolumuza tâbi olun, sizin hatalarınızı yüklenelim. Halbuki, onların hatalarından hiçbir şey yüklenici değillerdir ve muhakkak onlar yalancılardır.

Ayetimize gelelim:

(وَلَا تَزِرُ) Yüklenmez (وَازِرَةٌ) hiçbir günahkâr nefis (وِزْرَ أُخْرَى) başkasının günahını (ثُمَّ) sonra (إِلَى رَبِّكُمْ) ancak Rabbinizedir (مَرْجِعُكُمْ) dönüşünüz (فَيُنَبِّئُكُمْ) size haber verecektir (بِمَا) ol bir şey ki (كُنْتُمْ) siz oldunuz (فِيهِ) o şeyde (تَخْتَلِفُونَ) ihtilâf ediyor.26

Hülâsa; Habibim söyle ki: Allah’ın gayrını mı? talep edeceğim. Halbuki her şeyin Rabbi odur. Her günah işleyen, ancak kendi aleyhine işlemiş olur. Hiçbir günahkâr nefis, başkasının günahını yüklenmez. Sonra, dönüşünüz ancak Rabbinizedir. O zaman, Rabbiniz ihtilâfa düşmüş olduğunuz şeyleri haber verecektir.

وَهُوَ الَّذِي جَعَلَكُمْ خَلَائِفَ الْأَرْضِ وَرَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَبْلُوَكُمْ فِي مَا آتَاكُمْ إِنَّ رَبَّكَ سَرِيعُ الْعِقَابِ وَإِنَّهُ لَغَفُورٌ رَحِيمٌ

(وَهُوَ) O Allah (celle celâluhû) (الَّذِي) öyle Allah’tır ki (جَعَلَكُمْ) sizi kıldı (خَلَائِفَ الْأَرْضِ) arzın, yani yerin halifeleri (وَرَفَعَ بَعْضَكُمْ) bazınızı yükseltti (فَوْقَ بَعْضٍ) bazınızın fevkine (دَرَجَاتٍ) çok dereceler (لِيَبْلُوَكُمْ) sizi imtihan etsin için (فِي مَا) ol bir şeyde ki (آتَاكُمْ) size verdi (إِنَّ رَبَّكَ) muhakkak senin Rabbin (سَرِيعُ الْعِقَابِ) azabı süratlidir (وَإِنَّهُ) muhakkak o (لَغَفُورٌ) ziyade mağfiret sahibidir (رَحِيمٌ) ziyade merhamet edendir.27

Hülâsa; Rabbül-alemîn Teâlâ ve Tekaddes hazretleri sizi yeryüzünün halifeleri yaptı. Bazınızı, bazınızın üzerine, derece derece yükseltti. Ta ki, sizi verdiği şeylerde imtihan etsin için. Muhakkak senin Rabbin, seri-ul-ikâbdır, yani azabı sür’atle ulaşıcıdır ve muhakkak o, elbette ziyade mağfiret edicidir. Kulunun günahlarını örter ve ziyade acıyıcıdır. Ne büyük ders!

Hadis-i şerifler:

سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ إِنَّمَا الأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ، وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى، فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ، فَهِجْرَتُهُ إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ، وَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ إِلَى دُنْيَا يُصِيبُهَا أَوِ امْرَأَةٍ يَتَزَوَّجُهَا، فَهِجْرَتُهُ إِلَى مَا هَاجَرَ إِلَيْهِ

Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) buyuruyor ki: Rasulüllâh (sallallâhu aleyhi ve sellem)’den işittim. (يَقُولُ) diyordu (إِنَّمَا) ancak (الأَعْمَالُ) ameller (بِالنِّيَّاتِ) niyetler iledir. Hangi ameller de niyet farz ise, amellerin kabulü ve sevabı niyetin olmasına bağlıdır. Hangi amellerde niyet sünnet ise, niyet yapılmadığı zaman, ibadetin kabulü var, sevabı yok. Meselâ: Abdest’te niyet sünnettir. Niyet terk edildiği takdirde abdest kabul olur fakat sevabı yoktur.

(وَإِنَّمَا) Ancak (لِكُلِّ امْرِئٍ) her bir kimse için vardır (مَا نَوَى) ne niyet etti ise. Meselâ: Vaaz ediyorsun, para versinler diyorsan, onu bulursun. Beğensinler diye niyet edersin, onu bulursun. (فَمَنْ) Her kimin ki (كَانَتْ) oldu (هِجْرَتُهُ) onun hicreti (إِلَى اللَّهِ) Allah’a (celle celâluhû) (وَرَسُولِهِ) ve Rasulüne (sallallâhu aleyhi ve sellem) (فَهِجْرَتُهُ) onun hicreti (إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ) Allah’a (celle celâluhû) ve Rasulünedir (sallallâhu aleyhi ve sellem). (وَمَنْ) Her kimin (كَانَتْ)oldu (هِجْرَتُهُ) onun hicreti (إِلَى دُنْيَا) dünyaya (يُصِيبُهَا) o dünyaya isabet eder (أَوِ) yahut (امْرَأَةٍ) bir kadına (يَتَزَوَّجُهَا) o kadını nikâhlar (فَهِجْرَتُهُ) onun hicreti (إِلَى مَا) o şeydir ki (هَاجَرَ) hicret etti (إِلَيْهِ) ona.28

Allah’ın Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine-i Münevvere’ye hicret edince, hicret herkese farz olmuştu. Bütün Müslümanlar Medine’ye hicrete başladılar. Bu arada, Mekke’de iyi zannedilmeyen bir adam vardı; o da hicret etmişti. Ona dediler: -Senin hicretin ümid edilmezdi; sen niye hicret ediyorsun? -Dedi ki; Ben, Ümmül Kays buraya geldiği için geldim. Onun için ona “Ümmül Kays’ın muhaciri” derlerdi.

مَنْ أَتَى فِرَاشَهُ وَهُوَ يَنْوِي أَنْ يَقُومَ يُصَلِّي مِنَ اللَّيْلِ فَغَلَبَتْهُ عَيْنَاهُ حَتَّى أَصْبَحَ كُتِبَ لَهُ مَا نَوَى وَكَانَ نَوْمُهُ صَدَقَةً عَلَيْهِ مِنْ رَبِّهِ

Eb-ud-Derda’dan (radıyallâhu anh) rivayet ediliyor:

(مَنْ) Kim ki (أَتَى) geldi (فِرَاشَهُ) yatağına (وَهُوَ) halbuki o (يَنْوِي) niyet ediyor (أَنْ يَقُومَ) kalkmayı (يُصَلِّي) namaz kılmayı (مِنَ اللَّيْلِ) geceden (فَغَلَبَتْهُ) ona galip geldi (عَيْنَاهُ) gözleri, yani uykusu galip geldi (حَتَّى أَصْبَحَ) sabahlayıncaya kadar (كُتِبَ) yazılır (لَهُ) onun için (مَا) ne şey (نَوَى) niyet ettiyse (وَكَانَ) olur (نَوْمُهُ) onun uykusu (صَدَقَةً) sadaka (عَلَيْهِ) onun üzerine (مِنْ رَبِّهِ) Rabbisi tarafından.29

Fakat, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) gece kalkamasaydı, gece ne yaparsa, onu öğleye kadar yapardı.

Ya Erhamerrahimin!
Ya Erhamerrahimin!
Ya Erhamerrahimin!

Tut elimizden, yardım eyle bize, kusurlarımızı affet.
Bundan sonra kusur işlemekten muhafaza eyle.
İlim, amel, ihlası cem etmeyi nasib eyle.
Gecmişlerimize rahmet eyle.
Dualarımızı fazlınla kabul eyle.

AMİN.

1- En’am Sûresi, 159
2- Tirmizi, İman, 18, No: 2640-2641, 5/25. İbni Mace, Fiten, 19, No: 3992, 2/1322. Taberani, el-Mu’cemu’l-Kebir, No: 62, 13/30
3- Ali İmran, 85
4- Al-i İmran Sûresi, 103
5- Buhari, Fiten, 2, No: 6646, 6/2588
6- Nur Sûresi, 55
7- En’am Sûresi, 160
8- Bakara Sûresi, 261
9- Neml Sûresi, 89
10- Neml Sûresi, 90
11- Buhari, Tevhid, 35, No: 7062, 6/2724
12- İsmail Hakkı el-Bursevi, Ruhu’l-Beyan Tefsiri, En’am Suresi, 160. Ayetin tefsiri. 3/127
13- Buhari, Rikak, 38K No: 6137, 5/2384
14- Zariyat Sûresi, 15/16/17/18
15- Secde Sûresi, 16
16- Secde Sûresi, 17
17- Buhari, Bed’ül-Halk, 8, No: 3072, 3/1185
18- Secde Sûresi, 19
19- Bursevi, Ruhu’l-Beyan Secde Suresi, 1617. Ayetlerin tefsiri.
20- Naziat Sûresi, 37/38/39/40/41
21- En’am Sûresi, 161
22- Ali İmran Sûresi, 67
23- En’am Sûresi, 162
24- En’am Sûresi, 163
25- Ankebut Sûresi, 12
26- En’am Sûresi, 164
27- En’am Sûresi, 165
28- Buhari, Bed’ül-Vahy, 1, No: 1. 1/3. Müslim, İmare, 155, No: 1907. 3/1515
29- Nesai, Kıyam’ul-Leyl, 63, No: 1787, 3/285. İbni Mace, İkametü’s-Salat, 177, No: 1344, 1/426