İsmailağa Dergisi Resmî Web Sitesidir
Topbar widget area empty.
Hikmet Damlaları – Eylül 2017 Hikmet Damlaları Full view

Hikmet Damlaları

Hikmet Damlaları – Eylül 2017

“BU DÜNYAYA NİYE GELDİN, BİLENDEN AL HABERİ”

أَعُوذُبِاللهِمِنَالشَّيْطَانِالرَّجِيمِبِسْمِاللّٰهِالرَّحْمٰنِالرَّح۪يمِ

اَلْحَمْدُلِلَّهِالَّذِيهَدَانَالِهَذَاوَمَاكُنَّالِنَهْتَدِيَلَوْلَاأَنْهَدَانَااللَّهُلَقَدْجَآءَتْرُسُلُرَبِّنَابِالْحَقِّ
صَلوُّا عَلىٰ رَسُولِنَا مُحَمَّدٍ: اللهم صل على سيدنا محمد وعلى آل سيدنا محمد.
صَلوُّا عَلىٰ شَفِيعِ ذُنُوبِنَا مُحَمَّدٍ: اللهم صل على سيدنا محمد وعلى آل سيدنا محمد.
صَلوُّا عَلىٰ طَبِيبِ قُلُوبِنَا مُحَمَّدٍ: اللهم صل على سيدنا محمد وعلى آل سيدنا محمد.

En’am Sûresi: 159-165. Âyet-i Kerimeler

بسم الله الرحمن الرحيم

إِنَّ الَّذِينَ فَرَّقُوا دِينَهُمْ وَكَانُوا شِيَعًا لَسْتَ مِنْهُمْ فِي شَيْءٍ إِنَّمَا أَمْرُهُمْ إِلَى اللَّهِ ثُمَّ يُنَبِّئُهُمْ بِمَا كَانُوا يَفْعَلُونَ (951) مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ أَمْثَالِهَا وَمَنْ جَاءَ بِالسَّيِّئَةِ فَلَا يُجْزَى إِلَّا مِثْلَهَا وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ (061) قُلْ إِنَّنِي هَدَانِي رَبِّي إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ دِينًا قِيَمًا مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ (161) قُلْ إِنَّ صَلَاتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَايَ وَمَمَاتِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ (261) لَا شَرِيكَ لَهُ وَبِذَلِكَ أُمِرْتُ وَأَنَا أَوَّلُ الْمُسْلِمِينَ (361) قُلْ أَغَيْرَ اللَّهِ أَبْغِي رَبًّا وَهُوَ رَبُّ كُلِّ شَيْءٍ وَلَا تَكْسِبُ كُلُّ نَفْسٍ إِلَّا عَلَيْهَا وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى ثُمَّ إِلَى رَبِّكُمْ مَرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ (461) وَهُوَ الَّذِي جَعَلَكُمْ خَلَائِفَ الْأَرْضِ وَرَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَبْلُوَكُمْ فِي مَا آتَاكُمْ إِنَّ رَبَّكَ سَرِيعُ الْعِقَابِ وَإِنَّهُ لَغَفُورٌ رَحِيمٌ (561)

Dünyaya ehven bir iş için gelmedik. Çok ehemmiyetli bir iş için geldik. Fakat bunu insan kendi başına bilemez. Mutlaka, “bilenden al haberi” kelâmının manasınca, ehlinden öğrenmek lazımdır.

…فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ

(فَاسْأَلُوا) Kullarım sorunuz (أَهْلَ الذِّكْرِ) zikir ehlinden. Yani ilim ehlinden (إِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ) eğer bilmiyorsanız.1 Her mesleğin bir ehli var. O mesleği ondan sormak lazım. İlmi zahir ehlinden, ilmi zahir sorulur. İlmi batın ehlinden, ilmi batın sorulur. Ehli olmayandan sorarsan, ya cevap veremez, ya da yanlış cevap verir. Rabbim o ehillerden ayırmasın. Amin!. “Bu dünyaya niçin geldim,” diye sorduğunuz vakitte ne cevap verecekler sana? Allah Teâla ve Tekaddes hazretleri ne buyurduysa, onu diyecekler. Ne buyurdu Cenab-ı Hak:

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ

(وَمَا خَلَقْتُ) Ben yaratmadım (الْجِنَّ) cinleri (وَالْإِنْسَ) insanları (إِلَّا) ancak yarattım (لِيَعْبُدُونِ) beni bilsinler ve bana ibadet etsinler için.2 İbni Abbas (radıyallâhu anhum) (لِيَعْبُدُونِ) kelimesini (لِيَعْرِفُونِ) ile, yani “Beni bilsinler için” diye tefsir etti. Çünkü evvela bilmek sonra amel etmek, bilmeden amel etmek mümkün değildir. Mevlâ bilinmeye muhtaç değil, velâkin bizim onu bilmemiz son derece lazımdır. Biz onu bilmeye muhtacız. Bu hususta bir hadisi kudsî vardır ki o da şudur:

كُنْتُ كَنْزاً مَخْفِياًّ فَأَحْبَبْتُ أَنْ أُعْرَفَ
فَخَلَقْتُ الْخَلْقَ لِتَعْرِفُونِى

(كُنْتُ) Ben oldum, yani ben idim (كَنْزاً) bir hazine ki (مَخْفِياًّ) gizli (فَأَحْبَبْتُ) ben sevdim (أَنْ أُعْرَفَ) bilinmekliğimi (فَخَلَقْتُ) yarattım (الْخَلْقَ) bu varlıkları (لِتَعْرِفُونِى) beni bilsinler için.3

Var iken ol, yok idi ins-ü melek
Arş-u ferş-u ay-u gün, hem nu felek
Sun’ile bunları, ol var eyledi
Birliğine, cümle ikrâr eyledi.

Mademki Cenab-ı Hakkı bilmeye ve ona ibadet etmeye geldik. Bu iki şeyin çarelerine başvurmamız lazımdır. Bu hususta baş delil, Kur’an-ı Azimüşşan, sonra Rasûlüllah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hadis-i Şerifleri. Kur’an-ı Azimüşşan ile Hadis-i Şeriflerden çıkarılan akâid, yani inancımıza ait bilgiler, fıkıh ve tasavvuf gibi ilimler, bize Rabbimizi bildirir ve yapacağımız ibadetleri de öğretir. Kur’an-ı Azimüşşan ve Ehâdis-i Nebeviyye ve sair ilimlerin erbabından öğrenilmesi lazımdır.

Bir hadiste şöyle buyruluyor:

خُذُوا الْعِلْمَ عَنْ أَفْواَهِ الرِّجاَلِ

“İlmi erkeklerin ağzından alınız.”4 Yani insan lisanından alınız.

Bir haberde de:

اُطْلُبُوا الْعِلْمَ مِنَ الْمَهْدِ إِلَى الَّحْدِ

“Beşikten mezara kadar ilim taleb ediniz.”

Yine

أُطْلُبُوا الْعِلْمَ وَلَوْ بِالصِّينْ

“Çin’de dahi olsa, ilmi talep ediniz.”5 Yani bu yolda uzaklık, yakınlık ve rahatlık aranmamalı, illâ bulmaya çalışmalıdır. İlmi; ilmiyle amel eden, ihlâs üzere ibadet edenlerden öğrenmelidir; Zira meşayıh arasında şeyh-ül islâm diye anılan Abdullah’il-Hirevil-Ensârî (kuddise sirruhû):

إِنَّ هَذَا الْعِلْمَ دِينٌ فَانْظُرُوا مِمَّنْ أَخَذْتُمُوهُ

“Muhakkak şu ilim, dinin ta kendisidir. Onu kimden aldığınıza bakınız,”6 buyurmuştur.

İlim herkesten alınmaz. Mevlâ Teâla Hazretleri ehli olmayanların eline düşmekten bizi muhafaza etsin. Amin!.

Onun için: (فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ) “İlmi ehlinden sorunuz,”7 buyrulmuştur. Bildiği ile amel etmeyen, ihlâs üzere çalışmayan bir şey öğretemez. Öğretse de pek tesiri olmaz. Gece gündüz çalışanlar; Onlar, zahir ilimlerini, batın ilimleriyle kuvvetlendirmiş oluyor. Yani ilmi zahir de nur, ilmi batın da nurdur. İkisi birleşince “Nur’un alâ nur” oluyor. Ondan istifade edilir. Yani Mevlâ’dan insana ilim gelir.

فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَاهَا

(فَأَلْهَمَ) Cenab-ı Hak Celle ve Alâ Hazretleri ilhâm etti (هَا) o nefse, neyi? (فُجُورَهَا) fucurunu da (وَتَقْوَاهَا) takvasını da,8 yani şunları yapmak fucur, şunları yapmak takva, şöyle şöyle yapmak fucur, şöyle şöyle yapmakta takvadır. Fucur’un nişanları: içkiler, yalanlar, hudud tecavüzleri ve benzeri şeylerdir. Takvanın da nişanları: İman, kelime-i tevhid, amel-i salih, zikr, ilme çalışmak ve iyiliklerde bulunmak gibi şeylerdir. Bunları nefse ilham etmiştir. Allah Teâla Hazretleri ilham etmeye kadirdir. Şu ayet-i kerime de buyurduğu üzere:

إِذْ أَوْحَيْنَا إِلَىٰ أُمِّكَ مَا يُوحَىٰ

(إِذْ) Hatırında tut o vakti ki (أَوْحَيْنَا) biz vahyettik (إِلَىٰ أُمِّكَ) annene (مَا) ol bir şeyi ki (يُوحَىٰ) vahyolunuyor. “Vahyolunanı vahyettik annene.”9

وَأَوْحَيْنَا إِلَى أُمِّ مُوسَى أَنْ أَرْضِعِيهِ

(وَأَوْحَيْنَا) Biz vahyettik (إِلَى أُمِّ مُوسَى) Musa’nın (aleyhisselâm) annesine (أَنْ أَرْضِعِيهِ) onu emzir diye. Yani “Biz Musa’nın (aleyhisselâm) annesine, onu emzir diye vahyettik.”10

Cenab-ı Hak peygamber olmayanlara da vahyediyor:

وَأَوْحَى رَبُّكَ إِلَى النَّحْلِ

“Habibim! Senin rabbin arıya vahyetti.”11  Yani ilham etti.

Vahiy peygamberlere olandır. Diğerlerine olan vahiy, ilham manasındadır.

وَأَوْحَى فِي كُلِّ سَمَاءٍ أَمْرَهَا

(وَأَوْحَى) Vahyetti (فِي كُلِّ سَمَاءٍ) her semaya (أَمْرَهَا) onun işini. “Her semaya, işini vahyetti.”12 Yani ilham etti.

يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ أَخْبَارَهَابِأَنَّ رَبَّكَ أَوْحَى لَهَا

(يَوْمَئِذٍ) o günde (تُحَدِّثُ) haber verecektir (أَخْبَارَهَا) haberlerini (بِأَنَّ رَبَّكَ) çünkü senin Rabbin (أَوْحَى) vahyetti (لَهَا) o yeryüzüne.13 Yani o günde yer haber verecektir. Senin Rabbinin ona vahyetmesiyle.

Yani vahy, ilham manasına da, vahy manasına da geliyor. Ne ile daha ziyade ilham eder, Cenab-ı Hak? Şu hadis-i şerifin işaret etmiş olduğu yol ile:

مَنْ أَخْلَصَ لِلَّهِ أَرْبَعِينَ صَبَاحًا ظَهَرَتْ يَنَابِيعُ الْحِكْمَةِ مِنْ قَلْبِهِ عَلَى لِسَانِهِ

(مَنْ)her kim ki (أَخْلَصَ) ihlâs etti, yani ihlâsla amel etti (لِلَّهِ) Allah (celle celâluhû) için (أَرْبَعِينَ صَبَاحًا) kırk sabah (ظَهَرَتْ) zahir olur (يَنَابِيعُ الْحِكْمَةِ) hikmet çeşmeleri (مِنْ قَلْبِهِ) kalbinden (عَلَى لِسَانِهِ) lisanına.14 Yani Mevlâ Hazretleri, onun kalbine çok ilimler indirir ve kalbine inen ilimler lisanına akar ve dinleyenler ondan istifade ederler.

Risale-i Kudsiyye’de, büyük Şeyh Efendi, İsmet Garibullah (kuddise sirruhû) bu hususta şöyle buyuruyor:

اُقُو کَلْ سَنْ بُو عِلْمِ أَنْبِیاَيِى
نَبِيلَرْ تَعْلِيمْ اِيتْدِى اَوْلِيَايِى

اِيرِيشْدِرْدِى خُدَايَهْ أَصْفِيَايِى
بُودُرْ وَاصِلْ اِيدَنْ هَپْ أَتْقِيَايِى

گُوكُلْ عِلْمِى گَرَكْ حَقَّهْ گِيدَهْ لِمْ
جَماَلِ باَ كَماَلَهْ سَيْرْ اِيدَهْ لِمْ

اُوقُونْمَزْ بُوعِلِمْ اَصلاَ كِتَابْلَهْ
اَگَرْچِهْ هَپْ بَیاَنْ اُولْدِى كِتَابْلَهْ

وَرِيلْدِى يَدْ بِيَدْ صَدْرِى خِطَابْلَهْ
دَگِلْدِرْ حَرْفُ وَصَوْتُ ياَ قُبَابْلَهْ

تَسَلْسُلْلَهْ بُولُوبْ حَقَّهْ گِيدَهْ لِمْ
جَماَلِ باَ كَماَلَهْ سَيْرْ اِيدَهْ لِمْ

“Oku, gel sen, bu ilmi enbiyayı”
Bu peygamberler ilmini oku.

“Nebiler talim etti evliyayı”
Bu ilmi peygamberler, veli kullara öğretti.

“Eriştirdi Hüdâ’ya, esfiyayı”
Bu ilim, saf ve pak kulları, Allah’a (celle celâluhû) ulaştırdı.

“Budur vasıl eden, hep etkıyayı”
Takva kulları Allah’a (celle celâluhû) ulaştıran bu ilimdir.

“Gönül ilmi gerek, Hakka gidelim
Cemali ba kemâle, seyredelim.”

“Okunmaz bu ilim asla, kitapla”
Bu ilim, asla kitapla okunmaz.

“Eğerçi hep beyan oldu, kitapla”
Her ne kadar hep kitaplarda beyan edildi ise de.

“Verildi yed-biyed, Sadri hitapla”
Elden ele, sadrın sadra hitabıyla verildi.

“Değildir harf ve savt ya kubapla”
Harfle sesle ve kubbeler altında değildir.

“Teselsülle bulup, Hakka gidelim
Cemal-i ba kemâle seyredelim.”

Nasıl ki Rasulüllâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) manen Mevlâ’ya bağlı, Hazreti Ebu Bekir (radıyallâhu anh) Rasulüllâh’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) bağlı, Selman-ı Farisi (radıyallâhu anh) Hazreti Ebu Bekir’e (radıyallâhu anh) bağlı ilâ âhirihi… Halkadan halkaya, kalpten kalbe akıyor bu iş. Gönülden gönüle yol vardır, tâ Rasulüllâh’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) kadar ekli, Rasulüllâh’da (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mevlâ’ya ekli. Mutlaka Mevlâ’ya ekli olmalı, kesildi mi olmuyor.

Meselâ, dağın başından su, künkler eklenerek geliyor. Nasıl ki künkler birbirine ekli olarak suyu getiriyorsa, bu ilim de, mürşidlerin vasıtasıyla kullara ulaşıyor. Yani her bir mürşid, künk gibidir.

عَزِيزْ مَنْقُولْدِرْ چُونْ اَلْعِلْمُ عِلْمَانْ
گُوكُلْ عِلْمِى بِرِيدِرْ اُولْدِى بَيَانْ

اِيكِينْجِى جُمْلَهْ یَهَ حُجَّتْ كِهْ رِضْوَانْ
بُولَهْ لَرْ هَمْ آرَايَهْ عِلْمِ وِجْدَانْ

هَمَانْ مُرْشِدْ بُولُوبْ حَقَّهْ گِيدَهْ لِمْ
جَمَالِ باَ كَماَلَهْ سَيْرْ اِيدَهْ لِمْ

“Aziz menkuldur, çün el-ilmü ilman”
Naklolunmuştur ki ilim ikidir.

“Gönül ilmi biridir, oldu beyan”
Birincisi kalp ilmidir, o da beyan edilmiştir.

“İkincisi, cümleye huccet ki rıdvan”
İkincisi, bütün millete delildir ki rıza bulalar.

“Bulalar hem araya, ilmi vicdan”
Hem de vicdanî ilim bulalar. Yani zahir ilimlerle amel edildik de, vicdanî ilimlere ulaşılır.

“Hemen mürşid bulup, Hakka gidelim
Cemal-i ba kemâle, seyredelim.”

Risale-i Kudsiyye’den dersimize gelelim.:

چُو شِدَّتْلَهْ ظُهُورْ اِيتْدِى اُو مُحْبُوبْ
عُقُولْدَنْ اِحْتِجَابْ اِيتْدِى اُو مُطْلُوبْ

وَرَاءُ الْعَقْلْ اُولُوبْ عَقْلْ اُولْدِى مَحْجُوبْ
خُدَا مَحْجُوبْ دَگِلْدِرْ ذَاتِى مَحْجُوبْ

عُقُولْ قَاصِرْ عَزِيزْ حَقَّهْ گِيدَهْ لِمْ
جَمَالِ بَا كَمَالَهْ سَيْرْ اِيدَهْ لِمْ

چُو گُوسْتَرْمَكْ دِيلَرْ سُبْحَانْ كَمَالِى
گُورُنْدِى پَسْ جَلَإلِیلَهْ جَمَالِی

جَنَاحَينْ دِرْ بِيلُورْ وَارْ أَهْلِ حَالِى
أَثَرْدَهْ ظِلْ نَهَارِيلَهْ لَيَالِى

بُو بَرْزَخْدَنْ چِقُوبْ حَقَّهْ گِيدَهْ لِمْ
جَمَالِ بَا كَمَالَهْ سَيْرْ اِيدَهْ لِمْ

“Çü şiddetle zuhur etti, o mahbub”

Çü: çünkü şiddetle zuhur etti o mahbub. Sevgili Allah (celle celâluhû) şidetle zuhur etti.

هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ
وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

(هُوَ) O Allah (celle celâluhû) (الْأَوَّلُ) en evveldir, her şeyden evvel mevcut olandır. (وَالْآخِرُ) ahirdir (وَالظَّاهِرُ) varlığı sayısız delillerle zahirdir (وَالْبَاطِنُ) zatıyla batındır. Yani gizlidir (وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ) o her şeyi ziyade bilicidir.15

Evliyaullah’dan Lâi Dede vardır; buyurdu ki:

ظاَهِرٌ أَنْتَ وَلَكِنْ لاَ تُرَى لِعُيُونٍ حَجَبَتْهاَ النُّقاَطُ

(ظاَهِرٌ أَنْتَ) sen aşîkarsın (وَلَكِنْ لاَ تُرَى) lâkin sen gözükmezsin (لِعُيُونٍ) gözlere ki (حَجَبَتْهاَ) o gözlere perde oldu (النُّقاَطُ) noktalar.

Niyazi Hazretlerinden bir beyit de bu manayı biraz daha iyi açıklıyor:

“Hakdan zahir hiçbir şey yok
Gözsüzlere pünhan imiş”

Bu gözden murad kalp gözüdür. Pünhan gizli demektir.

فَإِنَّهَا لَا تَعْمَى الْأَبْصَارُ وَلَكِنْ تَعْمَى
الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ

(فَإِنَّهَا لَا تَعْمَى الْأَبْصَارُ) Velhasıl onların gözü körleşmez, (وَلَكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ) sineleri içinde ki kalpleri körleşir.16

قَدْ جَاءَكُمْ بَصَائِرُ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنْ أَبْصَرَ
فَلِنَفْسِهِ وَمَنْ عَمِيَ فَعَلَيْهَا

(قَدْ جَاءَ) Muhakkak geldi (كُمْ) size (بَصَائِرُ) basiretler. Yani kalp gözünün nuru ki, Kur’an’ın ayetleridir (مِنْ رَبِّكُمْ) rabbinizden (فَمَنْ) Her kim (أَبْصَرَ) görürse (فَلِنَفْسِهِ) kendi lehinedir (وَمَنْ) her kim de (عَمِيَ) görmezse (فَعَلَيْهَا) kendi aleyhinedir.17

Hülâsa: Kur’an-ı Kerimin ayetleri size, kalp gözlerinin nuru olarak geldi. Her kim ki o kalp gözlerinin nuru olan ayetlerle amel ederse, hakikat yollarını görür. Ahirette de Mevlâ Teâla’yı görür. Bu da kendi lehine olmuş olur. Her kim de o nur olan ayetlerden istifade etmezse, kör olarak kalır. Bu da kendi aleyhine olmuş olur.

“Ukuldan ihticab etti o matlup”
Akıllardan ihticab etti. Yani, hicablandı, perdelendi o matlup olan Mevlâ Teâla.

“Verau-l akl olup, akl oldu mahcûb”
Mevlâ Teâla aklın ötesidir. Kim Mevlâ Teâla’yı akıl dairesinde arıyorsa bulamaz. Akıldan ötesine geçmek lazımdır. Bu, iki kelime ile anlaşılacak bir şey değildir. Bunu anlamak için, tasavvuf erbabının eteğine yapışmak lazımdır.

“Hudâ mahcub değildir, zatı mahcub”
Yani Mevlâ Tealâ, âsârıyle aşikardır. Zâtı ile gizlidir. Teşbihte hata yoktur.

(مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ)

“Kendini bilen, Rabbini bilir.” Peki, sen kendin nesin? Ruh ile bendenden ibaretsin. Ruhun âsârı, bu bedenin aynasından görünüyor. Göz görmeni, kulak işitmeni, ayaklar yürümeni sağlıyor.

“Ukûl kâsır, aziz hakka gidelim
Cemal-i bâ kemâle seyredelim.”

Akıllar kısadır. Yani ayaklarında kâsır, gözlerinde kâsır. Mevlâ Teâlâyı aklın ötesinde aramak lâzımdır. Seyr-i sülûk nedir, öğrenmek istiyorsak, aklın ötesinde aramak lâzımdır. O lugatla, kamusla öğrenilmez.

نَهْ مُمْكِنْ عَالِمِكْ عِلْمِى أَرِيشْمَكْ
بُو أَقْطَابْ سِِِِرِّنِى عَقْلِيلَهْ بِيلْمَكْ

دِلَرْسَكْ قَلْبِينِكْ پَاسِى سِلْينْمَكْ
گَرَكْ اُولْ سِرِّى آنْلَرْدَنْ دِيلَنْمَكْ

غُرُورْلَرْدَنْ گَچُوبْ حَقَّهْ گِيدَهْ لِمْ
جَمَالِ بَا كَمَالَهْ سَيْرْ اِيدَهْ لِمْ

“Ne mümkün, alimin ilmi erişmek”
Alimin ilminin ulaşması mümkün değildir.

“Bu aktab sırrını, aklîyle bilmek”
Bu kutubların, yani gönül adamlarının sırrını, aklîyle bilmek mümkün değildir.

“Dilersen kalbinin pası silinmek”
Eğer kalbinin pasının silinmesini istersen.

“Gerek ol sırrı anlardan dilenmek”
O sırrı onlardan dilenmek lazımdır.

“Gururlardan geçip, Hakka gidelim
Cemal-i bâ kemale, seyredelim.”

Ya Erhamerrahimin!
Ya Erhamerrahimin!
Ya Erhamerrahimin!

Tut elimizden, yardım eyle bize, kusurlarımızı affet.
Bundan sonra kusur işlemekten muhafaza eyle.
İlim, amel, ihlası cem etmeyi nasib eyle.
Gecmişlerimize rahmet eyle.
Dualarımızı fazlınla kabul eyle.

AMIN.

1- Enbiya Sûresi: 7
2- Zâriyât Sûresi: 56
3- Bu hadisin Şerifin senedi için aslı yoktur, hükmü verilmiştir. Fakat manası sahihtir ve manasının sıhhatini ayet-i kerime ve hadisi şeriflerle manen ispat etmek mümkündür. Şöyle ki: “Ben gizli bir hazine idim” kısmını: Buhari, Bed’ül-Halk: 1, 3019 numaralı hadiste “Allah vardı, O’nun dışında başka hiçbir şey yoktu” kısmı, manen tashih eder. “Bilinmeyi sevdim istedim” kısmını: Mevla Teâlâ bilinmeyi istediği için ve her işin kemalini isteyeceğinden kıyasla, kendisini en iyi bilecek varlığı ki hub’dan zuhur etmiş olan ve Habibullah olduğunu bir böbürlenme olmaksızın beyan eden -ki kaynak olarak bakınız: Tirmizi, Menakıb: 1. No: 3616.- Efendimizi (s.a.v) varlığın ilki olarak var etti. Bu hadiste hubbu yani sevdim kısmını tashih eder. Yine Buhari, İman: 11, 20 numaralı hadiste Efendimiz (s.a.v) Ben Allah’ı en iyi bileninizim buyurmaktadır.  Bu kısım da “her işin kemalini isteyeceğinden kıyasla” diyerek varmış olduğumuz neticeyi tashih ve te’yid eder. Beni bilsinler için mahlukatı yarattım kısmını ise Zariyat Sûresi: 56. Ayeti kerime ispatlamaktadır. Ayet-i Kerime ve hadisi şerifler ibare, delalet, işaret ya da iktiza yoluyla bir meseleye delalet ediyorsa, o delalet edilen mesele; akidevî ya da fıkhî bir hükme medar olur. Buna binaen senedi olmayan bir rivayetten hüküm istinbat edilemese de, aslı sâir ayet ve hadislerde bulunduğu için ilgili hükümler o ayet ve hadislerden istinbat edilmiş kabul edilir. Dolayısıyla bir rivayetin asli yoktur denilmesi, eğer tashih edilebiliyorsa manası ve oradan çıkan hükümlerin kabulünün vacip olduğu hususuna ters değildir.  Ne yazık ki bir metnin delalet yollarını bilmeyenler o yollardan biri ile ispat edilmiş olan bu mananın şeriatte olmadıgını iddia ederler. Biz bu yaptığımız tashihin nihaî hüküm olduğunu söylemekten Allaha sığınırız.
4- Mizzi, Tehzbü’l-Kemal, 10/336. Hadis maktu’dur.
5- İmam Rabî’ bin Habib, Müsned, No: 18, 1/29. Deylemi, Firdevs, No: 236. 1/78
6- Bu kelamın aslı Tabiinin ve Tasavvuf ehlinin büyüklerinden olan İmam İbni Sirin hazretlerinden nakledilmiştir. Kaynak için bakınız: Müslim, Mukaddime, 1/12
7- Enbiya Sûresi: 7
8- Şems Sûresi: 8
9- Taha Sûresi: 38
10- Kasas Sûresi: 7
11- Nahl Sûresi: 68
12- Fussılet Sûresi: 12
13- Zilzal Sûresi: 4-5
14- Kuzai, Müsned, No: 466, 1/285
15- Hadid Sûresi: 3
16- Hac Sûresi: 46
17- Hac Sûresi: 104