İsmailağa Dergisi Resmî Web Sitesidir
Topbar widget area empty.
Hikmet Damlaları – Temmuz 2017 Hikmet Damlaları Full view

Hikmet Damlaları

Hikmet Damlaları – Temmuz 2017

أَعُوذُبِاللهِمِنَالشَّيْطَانِالرَّجِيمِبِسْمِاللّٰهِالرَّحْمٰنِالرَّح۪يمِ

اَلْحَمْدُلِلَّهِالَّذِيهَدَانَالِهَذَاوَمَاكُنَّالِنَهْتَدِيَلَوْلَاأَنْهَدَانَااللَّهُلَقَدْجَآءَتْرُسُلُرَبِّنَابِالْحَقِّ

صَلوُّا عَلىٰ رَسُولِنَا مُحَمَّدٍ: اللهم صل على سيدنا محمد وعلى آل سيدنا محمد.

صَلوُّا عَلىٰ شَفِيعِ ذُنُوبِنَا مُحَمَّدٍ: اللهم صل على سيدنا محمد وعلى آل سيدنا محمد.
صَلوُّا عَلىٰ طَبِيبِ قُلُوبِنَا مُحَمَّدٍ: اللهم صل على سيدنا محمد وعلى آل سيدنا محمد.

Âli İmran Sûresi: 190-195. Âyet-i Kerimeler

بسم الله الرحمن الرحيم

إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَآيَاتٍ لِأُولِي الْأَلْبَابِ (091) الَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللَّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذَا بَاطِلًا سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ (191) رَبَّنَا إِنَّكَ مَنْ تُدْخِلِ النَّارَ فَقَدْ أَخْزَيْتَهُ وَمَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ أَنْصَارٍ (291) رَبَّنَا إِنَّنَا سَمِعْنَا مُنَادِيًا يُنَادِي لِلْإِيمَانِ أَنْ آمِنُوا بِرَبِّكُمْ فَآمَنَّا رَبَّنَا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَكَفِّرْ عَنَّا سَيِّئَاتِنَا وَتَوَفَّنَا مَعَ الْأَبْرَارِ (391) رَبَّنَا وَآتِنَا مَا وَعَدْتَنَا عَلَى رُسُلِكَ وَلَا تُخْزِنَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّكَ لَا تُخْلِفُ الْمِيعَادَ (491) فَاسْتَجَابَ لَهُمْ رَبُّهُمْ أَنِّي لَا أُضِيعُ عَمَلَ عَامِلٍ مِنْكُمْ مِنْ ذَكَرٍ أَوْ أُنْثَى بَعْضُكُمْ مِنْ بَعْضٍ فَالَّذِينَ هَاجَرُوا وَأُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَأُوذُوا فِي سَبِيلِي وَقَاتَلُوا وَقُتِلُوا لَأُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ وَلَأُدْخِلَنَّهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ ثَوَابًا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ وَاللَّهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الثَّوَابِ

Cemaat-i Müslimîn, ihvân-ı Dîn!

Her bir ayet, Mevlâ Teâlâ ve Tekaddes hazretlerini bildirmek için büyük bir delildir. Delili bulunca, yani âyeti bulup okuyunca, Medlûlünü, yani âyet-i celilenin delâlet ettiği hakiki matlubumuz olan Mevlâ’yı bulalım. Sanki o okuyor, biz dinliyor gibi olalım. Bu ne ile olur? Devamlı zikretmekle olur. Devamlı rabıta etmekle olur. Devamlı murakabe etmekle olur.

Âyet demek, delil demektir. Nişan demektir. Delil demek; ulaştırıcı demektir. Bu ayetler ulaştırıcıdır. Kime ulaştırıcıdır? Medlûl olan Zat-ı Pak-ı Sübhaniyyeye ulaştırıcıdır.

Âyetler iki türlüdür.

1-Ayât-ı Tekviniye,

2-Ayât-ı Tenziliye,

Ayât-ı Tekviniye, bu kâinat bu varlıklardır.

Ayât-ı Tenziliye ise; Allah Teâlâ Hazretleri tarafından indirilen kitaplardır. Son kitap olan bizim kitabımız Kur’ân-ı Azîmüşşân’dır. Bu âyetler bizi Allah Teâlâ hazretlerine çağırıyor. Delile uyalım ki medlûle ulaşalım. Medlûl: Ulaşılan, yani Mevlâ Teâlâ’dır. Eğer ulaştıysak ne alâ. Eğer ulaşamadıysak neyi bekliyoruz?

Rasûlüllâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) hadîs-i şerîfinde buyuruyor ki: (هَلَكَ الْمُسَوِّفُونَ) “Tehir edenler helâk oldu.” Yani (سَوْفَ أَتُوبُ) “Yakında tövbe edeceğim.”1 Diyen müsevviflerdir. İlerde tevbe ederim diyecek yerde, tevbe ettim demek lazımdır; çünkü yarın senin elinde değildir. Bu nefes senin elindedir. Ne yapıyorsak iş odur; çünkü insan nefesi içine alırken sağsa, bakarsın verirken ölür. Nefesini verdiğinde sağsa, alırken bakarsın ölür. İşte Rasûlüllah (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz onun için (هَلَكَ الْمُسَوِّفُونَ) buyurdu. Yani yakında tevbe edeceğim diyenler, müsevviflerdir. Böyle diyenler helâk oldu. Tevbeye kavuşamaz demektir.

Kur’an-ı Kerim, kâinatı yoktan var eden Allah’ın (celle celâluhû) kitabıdır. Onun hakkında şöyle buyurdu:

إِنَّ هَذَا الْقُرْآنَ يَهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا كَبِيرًا

(إِنَّ هَذَا الْقُرْآنَ) Muhakkak şu Kur’an-ı Kerim (يَهْدِي) ulaştırıyor (لِلَّتِي) öyle bir yola, öyle bir devlete, öyle bir saadete ki (هِيَ أَقْوَمُ) o, en muhkem, en doğru yoldur. Kimi ulaştırıyor? Kur’an-ı Azimüşşan vasıtasıyla ulaşmak isteyenleri ulaştırıyor.2

İstemeyene bir şey yok. Eğer sen istiyorsan, (مَنْ طَلَبَ شَيْأً وَجَدَّ وَجَدَ) ibaresinin hükmünce çalış; Çünkü bu ne demektir? (مَنْ) her kim ki (طَلَبَ) aradı (شَيْأً) bir şey (وَجَدَّ) çalıştı (وَجَدَ) buldu.

“Rivayettir Zebur’dan fa’tekıdnî” ilâ âhirihî… de bunu gösteriyor. Ben, matlubum, aranılanım, beni araman için yarattım seni. Eğer ararsan söz veriyorum sana, bulacaksın beni. Bu hayat ki dünya hayatıdır. Sonu olmayan hayatta yani ahirette Mevlâ’ya kavuşturucudur. Bu hayatta Mevlâ’ya kavuşamayan bir daha kavuşamaz.

Kim ki bunda arif-i hak olmadı,

Ta ebed bigâne kaldı bulmadı.

Kim ki bu dünyada arif-i hak, yani hakkı bilici olmadı, ebedi, Allah Teâlâ ya yabancı kaldı. Allah’ı (celle celâluhû) bulamadı. (bigâne) yabancı, bildik olmayan demektir.

Daha ne yapıyor (وَيُبَشِّرُ) çok müjde ediyor. Kime (الْمُؤْمِنِينَ) Mü’minlere (الَّذِينَ) öyle mü’minler ki (يَعْمَلُونَ) işliyorlar (الصَّالِحَاتِ) salih ameller, makbul ameller. Kitapların ölçüsü üzere ameller işleyenlere. Ne ile müjde ediyor onlara? (أَنَّ لَهُمْ) muhakkak onlar için vardır (أَجْرًا كَبِيرًا) bir ecir ki (أَجْرًا كَبِيرًا) çok büyük.  Cemâlullah da Rızâullah da onunla beraberdir.3

Hülâsa, muhakkak şu Kur’an-ı Kerim öyle bir yola öyle bir saadete ulaştırıyor ki onun fevkinde saadet yoktur. Ve amel-i Salih işleyen iman edicilere de büyük ecirle son derece müjde ediyor. Peki nasıl kavuşturuyor. Yani kavuşmamız için ne yapmamız lazım. Harflerini anlayarak, ahkâmını öğrenerek, emirlerini tutarak, yasaklarından kaçarak çalışmakla beraber ulaştırır. Kur’an-ı Kerim duvarda bez torbalar içinde iken, camekân içinde iken, sen de onun yanında hiç tarafına bakmayarak yersin, içersin, çalgı dinlersin, onun razı olmadığı neleri okursun, neleri yaparsın. Kur’an-ı Kerim seni nasıl ulaştırsın? Bu hareketinle sen zarar edersin; Çünkü şu ayetin manasını düşünmeli.

وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ وَلَا يَزِيدُ الظَّالِمِينَ إِلَّا خَسَارًا

(وَنُنَزِّلُ)Biz ayet ayet indiriyoruz. (مِنَ الْقُرْآنِ) Kur’an’dan (مَا) o ayeti ki (هُوَ) o (شِفَاءٌ) şifadır (وَرَحْمَةٌ) rahmettir. (لِلْمُؤْمِنِينَ) mü’minlere (وَلَا يَزِيدُ) mü’minlere şifa ve deva olan Kur’an-ı Azimüşşan’ın ayetleri ziyade etmez (الظَّالِمِينَ) zalimlere (إِلَّا) ancak (خَسَارًا) hüsran ve zarar bakımından ziyade eder.4 Şu ayetleri de ilave edersek mevzu daha açığa kavuşur:

وَإِنَّهُ لَتَذْكِرَةٌ لِلْمُتَّقِينَ (48) وَإِنَّا لَنَعْلَمُ أَنَّ مِنْكُمْ مُكَذِّبِينَ (49) وَإِنَّهُ لَحَسْرَةٌ عَلَى الْكَافِرِينَ

(sûre-i Hakka âyet: 48-49-50)

(وَإِنَّهُ) Muhakkak şu Kur’an-ı Kerim (لَتَذْكِرَةٌ) elbette vaazdır. (لِلْمُتَّقِينَ) takva sahipleri için (وَإِنَّا) muhakkak biz (لَنَعْلَمُ) elbette biliyoruz(أَنَّ مِنْكُمْ) muhakkak sizden vardır (مُكَذِّبِينَ) yalanlayıcılar (وَإِنَّهُ) muhakkak o Kur’an-ı Kerim (لَحَسْرَةٌ) elbette hasrettir (عَلَى الْكَافِرِينَ) kafirler üzerine.5

Mü’minlerin gafletini siler süpürür, onları uyandırır, ayıltır, ama kâfirleri hüsrana sevk eder, yani Kur’an-ı Azimüşşan okunduğu vakitte dinlemedikleri için, kıymet vermedikleri için, Kur’an-ı Kerim onlara lânet eder. Bu husus da (mevkuf) bir hadis-i şerifte şöyle buyruluyor:

رُبَّ تاَلٍ لِلْقُرْآنِ وَالْقُرْآنُ يَلْعَنُهُ

(رُبَّ تاَلٍ) ne kadar okuyucu vardır (لِلْقُرْآنِ) Kur’an-ı Kerim’i (وَالْقُرْآنُ) halbuki Kur’an-ı Kerim (يَلْعَنُهُ)ona lânet eder.6

Bu adam Kur’an okuyor, ama Allah’ın (celle celâluhû) rızasını kastetmiyor. Ya dünya mükafatını talep ederek, ivez, garez kastederek veya teğanniyle okuyarak, kendini beğendirerek, kıraatini çalgı aletlerine, teyplere verdiği için Kur’an-ı Kerim ondan razı olmaz. Şefaat etmez. Kur’an-ı Kerim’in şefaatçi olduğuna dair, Hadis-i Şerif vardır.

الْقُرْآنَ شَافِعٌ وَمُشَفَّعٌ، وَمَاحِلٌ مُصَدَّقٌ، فَمَنْ جَعَلَهُ أَمَامَهُ قَادَهُ إِلَى الْجَنَّةِ، وَمَنْ جَعَلَهُ خَلْفَهُ سَاقَهُ إِلَى النَّارِ

(الْقُرْآنَ) Kur’an-ı Kerim (شَافِعٌ) şefaat edicidir, kurtarıcıdır, Mevlâ’ya ulaştırıcıdır. (وَمُشَفَّعٌ) şefaati kabul olunmuştur. (وَمَاحِلٌ) aynı zamanda şikayet edicidir. (مُصَدَّقٌ) şikayeti de tasdik olunmuştur. (فَمَنْ) her kim ki (جَعَلَهُ) o Kur’an-ı Kerim’i kıldı (أَمَامَهُ) imam, önder. Her kim o Kur’an-ı Kerim’i imam etti kendi, arkasında ona cemaat oldu. Kur’an-ı Kerim ne derse onu yapıyor. (قَادَهُ) onu götürür (إِلَى الْجَنَّةِ) Cennete. O cennet ki Cemalullah ve Rızaullah oradadır. (وَمَنْ) her kim ki (جَعَلَهُ) o Kur’an-ı kıldı (خَلْفَهُ) arkasına. O ise Kur’an-ı Kerim’in önüne geçti. Kur’an-ı Kerim’i peşinden çekiyor. (سَاقَهُ) onu atar (إِلَى النَّارِ) ateşe.7 Kur’an-ı Kerim’i arkaya koymak demek hiç emirlerine bakmama, ondan tesirlenmemek demektir. Bunlar yanlış işlerdir. Kur’an’a tazim edelim; Zira tazime şayandır. Hakkında ne buyruldu:

إِنَّهُ لَقُرْآنٌ كَرِيمٌ (77) فِي كِتَابٍ مَكْنُونٍ (78) لَا يَمَسُّهُ إِلَّا الْمُطَهَّرُونَ

(إِنَّهُ) Muhakkak o (لَقُرْآنٌ) elbette Kur’an’dır, (كَرِيمٌ) çok kerimdir; Çünkü Kerim’in kitabı kerim olur. (فِي كِتَابٍ) bir kitaptadır ki (مَكْنُونٍ) mahfuz. Yani Levh-i Mahfuzda yazılmıştır. Onun ayetleri Ceab-ı Hakkın hıfz ve himayesindedir (لَا يَمَسُّهُ) ona messedemez, yapışamaz. (إِلَّا) ancak yapışır (الْمُطَهَّرُونَ) ziyade pâk olanlar.8 Bu paklık da hem zahiri hem batıni olmak itibarıyla iki türlüdür.

Biri, insan gusüllü ve abdestli olduğu vakit zahiren temizdir. Ve Kur’an-ı Kerim’i tutabilir.

İkincisi, kalbini eğer günah kirlerinden yıkamışsa onun kalbinin elide o Kur’an-ı Kerim’in yüksek manalarına ulaşır ve onu tutar. Peki ne ile temizlenecek kalplerimiz? Bâtınımız ne ile temizlenir? Niyazi Mısrî Hazretlerinin şu beyti bize bunu açıklar:

Savm-u salât-ü zekâtı,

Günah kirin mahveder,

Yani insanın yaptığı günahları namaz, oruç ve zekât siler süpürür.

Darb-ı zikir olmasa

Gönül pası silinmez

Rabıta ateşinde kalbi kızdırıp, yumuşatıp zikir çekiciyle vurmadıkça kalbin pası silinmez. Kalbin pası silinmedikçe, Kur’an-ı Kerim’in yüksek manalarına ulaşılmaz. Öyleyse Kur’an-ı Kerim’e devam edelim. Onunla ulaşamayacağımız bir yer yoktur. Sûre-i Ali İmran’ın şu ayetlerini açıklamakta, bu mananın anlaşılabilmesi için çok faide vardır:

إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَآيَاتٍ لِأُولِي الْأَلْبَابِ

(إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ) Muhakkak göklerin yaradılışında vardır. (وَالْأَرْضِ) yerlerin yaradılışında vardır, (وَاخْتِلَافِ اللَّيْلِ) gecenin ihtilâf edişinde, (وَالنَّهَارِ) gündüzün ihtilâf edişinde vardır, Ne vardır? (لَآيَاتٍ) Elbette büyük ayetler (لِأُولِي الْأَلْبَابِ) akıl sahibi olanlar için.9

اَلَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللَّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذَا بَاطِلًا سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

(اَلَّذِينَ) Öyle kimseler ki akıl sahipleri (يَذْكُرُونَ اللَّهَ) Allah’ı (celle celâluhû) zikrederler (قِيَامًا) ayakta oldukları halde (وَقُعُودًا) oturdukları halde (وَعَلَى جُنُوبِهِمْ) ve yanları üzerine kemali edeple yattıkları halde zikre devam ediyorlar. Bu zikrullah’a devamla kalpleri ve ruhları uyanıyor. Uyanınca, tefekküre dalıyorlar. (وَيَتَفَكَّرُونَ) tefekkür ederler (فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْض) göklerin ve yerin yaradılışı hakkında tefekkür kabiliyeti, o zaman açılıyor ve tefekkürle beraber Mevlâ Teâlâ ile onlar arasından bütün perdeler kalkarak, yüz yüze, mekândan münezzeh olduğu halde, Mevlâ ile konuşuyorlar. (رَبَّنَا) Ey Rabbimiz!. (مَا خَلَقْتَ) sen yaratmadın (هَذَا) bunları (بَاطِلًا) boş olarak (سُبْحَانَكَ) seni, batıl yaratmaktan tenzih ederim.

Zira Sûre-i Sad’da (Ayet: 27) şöyle buyruluyor:

وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاءَ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا
بَاطِلًا ذَلِكَ ظَنُّ الَّذِينَ كَفَرُوا…

“Biz gök ile yeri ve aralarındakileri, boşuna yaratmadık. Bu eşyanın batıl olarak yaratılması, kafirlerin zannıdır.10

Gördünüz mü! Zikrullah’tan nasıl tefekkür doğdu, tefekkürden sonra da, nasıl Mevlâ Teâlâ bulundu? Öyle ise, tefekkürün kapısı zikrullahtır. Amma bu zikir rabıta ile olursa ulaştırır. Zira Risale-i Kudsiyye’de, Büyük Şeyh Efendi (kuddise sirruhû), İmam-ı Rabbani’den şöyle naklediyor.

İmam-ı Ahmed-ül Fâruk meşhur

Bu sırrı fâşe ol zat oldu mecbur

Ki mürşidsiz fenâ fizzikr, olur nur

Fenâ fillah, dedi mümkün değildir.

Aziz mürşid görüp, hakka gidelim

Cemal-i ba kemâle seyredelim.11

Münkirler devam etsinler inkarlarına. Amma, Allah (celle celâluhû) vaz geçirsin onları. Demek ki kalbin pasını zikrullah siliyor. Namaz, oruç, zekât zahir günahları eritiyor, amma Zikrullah batını (içi) siliyor, yani kalbini temizliyor.

Mezkûr ayetlerin hulâsası: Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün ihtilâf edişinde, muhakkak akıl sahibi olanlar için büyük ayetler vardır. O akıl sahipleriyse, ayakta, oturdukları yerde, yattıkları yerde, kemali edeple zikrullah’a devam ederler ve zikrullah’a devam ile tefekkür kapısı açılır, tefekkür kapısı açılmakla, Mevlâ ile kendileri arasında perde kalkar ve şöyle derler: Ey Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın. Seni batıl şey yaratmaktan tenzih ederiz… (فَقِنَا) Bizi koru (عَذَابَ النَّارِ) Cehennem azabından.12  Şimdiye kadar olan anlayışsızlığımızdan dolayı, ateşe lâyık olduk. Bizi ateşin azabından kurtar.

رَبَّنَا إِنَّكَ مَنْ تُدْخِلِ النَّارَ فَقَدْ أَخْزَيْتَهُ
وَمَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ أَنْصَارٍ

(رَبَّنَا) Ey Rabbimiz! (إِنَّكَ) Muhakkak sen (مَنْ) ol kimseyi ki (تُدْخِلِ) girdirirsin (النَّارَ) ateşe (فَقَدْ أَخْزَيْتَهُ) muhakkak onu, rezil rüsvay etmiş olursun. O kimseyi zikrullaha çalışmamakla birlikte rüsvay edersin.

(وَمَا لِلظَّالِمِينَ) Zalimler için olmadı (مِنْ أَنْصَارٍ) yardımcı13 “zikrullahı terk eden, zulmetmiş oluyor” işareti anlaşılıyor buradan.

Hulâsa: Ey Rabbimiz! Sen, kimi ki Cehennem ateşine korsun, girdirirsin, onu rüsvay etmiş olursun. Orada, zalimlerin azabını kaldıracak hiçbir yardımcı da yoktur. Münacaata devam ederek, diyorlar.

رَبَّنَا إِنَّنَا سَمِعْنَا مُنَادِيًا يُنَادِي لِلْإِيمَانِ أَنْ آمِنُوا بِرَبِّكُمْ فَآمَنَّا رَبَّنَا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَكَفِّرْ عَنَّا سَيِّئَاتِنَا
وَتَوَفَّنَا مَعَ الْأَبْرَارِ

(رَبَّنَا) Ey Rabbimiz! (إِنَّنَا) Muhakkak biz (سَمِعْنَا) işittik (مُنَادِيًا) nida edici (يُنَادِي) nida ediyor (لِلْإِيمَانِ)imana (أَنْ آمِنُوا) iman edin diyerek (بِرَبِّكُمْ) Rabbimize (فَآمَنَّا) bizde hemen iman ettik, yani ey Rabbimiz! Biz bir nida edici işittik ki o da ya Kur’an-ı Kerim’dir, ya da sevgili habibindir. “Rabbinize iman edin” diye, imana davet ediyor. Bizde iman ettik. Sanki bu hallerden evvel ne tefekkür edebiliyor idi, ne de Mevlâ ile münacat ediyordu, ne de ateşe layık olduğunu biliyordu ki kendisini o ateşten kurtarmak için Mevlâsına yalvarmış olsun. Şimdi anladı ve dua ediyor. Diyor ki: “Sen kimi ateşe atarsan o rüsvaydır.” Zikrullah’ı terk edenler, zalimlerdir. Onlara hiçbir yardımcı yoktur.

(رَبَّنَا) Ey Rabbimiz! (فَاغْفِرْ لَنَا) bizi mağfiret et (ذُنُوبَنَا) günahlarımızı (وَكَفِّرْ عَنَّا) bizden ört (سَيِّئَاتِنَا) günahlarımızı (وَتَوَفَّنَا) bizi öldür (مَعَ الْأَبْرَارِ) iyi kullarla beraber.14

Ya Rabbi! Madem fazlı kereminle bizi imana muvaffak kıldın; günahlarımızı bağışla, kusurlarımızı ört ve iyi kullarını nasıl alıyorsan, bizleri de öyle al.

رَبَّنَا وَآتِنَا مَا وَعَدْتَنَا عَلَى رُسُلِكَ وَلَا تُخْزِنَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّكَ لَا تُخْلِفُ الْمِيعَادَ

(رَبَّنَا) Ey Rabbimiz! (وَآتِنَا) bize ver (مَا) ol bir nimetleri ki (وَعَدْتَنَا) bize vaad ettin (عَلَى رُسُلِكَ) Peygamberlerin vasıtasıyla, Kur’an-ı Kerim’in vasıtasıyla (وَلَا تُخْزِنَا) bizi rüsvay etme (يَوْمَ الْقِيَامَةِ) kıyamet gününde (إِنَّكَ لَا تُخْلِفُ الْمِيعَادَ) muhakkak ki sen vaadinden dönmezsin.15

Hülâsa: Ey Rabbimiz! Peygamberlerin vasıtasıyla bize vaad ettiğin sevabı ver; ve kıyamet gününde bizi rüsvay etme; muhakkak sen vaadinden hulfetmezsin.

Mevla Teâlâ, bunların münacatını dinledi ve sonunda cevap veriyor:

فَاسْتَجَابَ لَهُمْ رَبُّهُمْ أَنِّي لَا أُضِيعُ عَمَلَ عَامِلٍ مِنْكُمْ مِنْ ذَكَرٍ أَوْ أُنْثَى بَعْضُكُمْ مِنْ بَعْضٍ فَالَّذِينَ هَاجَرُوا وَأُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَأُوذُوا فِي سَبِيلِي وَقَاتَلُوا وَقُتِلُوا لَأُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ وَلَأُدْخِلَنَّهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ ثَوَابًا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ وَاللَّهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الثَّوَابِ

(فَاسْتَجَابَ) İcabet etti (cevap verdi.) (لَهُمْ) onlar için, dualarına (رَبُّهُمْ) rableri, ne ile cevap veriyor? (أَنِّي) muhakkak ben (لَا أُضِيعُ) zayi etmem (عَمَلَ عَامِلٍ) amel edicinin amelini (مِنْكُمْ)sizden (مِنْ ذَكَرٍ) erkekten (أَوْ أُنْثَى) yahut kadından (بَعْضُكُمْ) bazınız (مِنْ بَعْضٍ) bazınızdansınız.

Hülâsa; bu devletle müşerref olan kullarının münacatını dinledi ve onlara cevap verdi ki: “Ben amel edicinin amelini zayi etmeyeceğim. Erkek olsun, kadın olsun; zira bir yerden meydana geldiniz. Bazınız bazınızdansınız.” İnşallah bunları böyle ezberleyeceksiniz. Can noktası bunlardır.

(فَالَّذِينَ) o kullar ki (هَاجَرُوا) muhacir çıktılar vatanlarından, din için (وَأُخْرِجُوا) çıkartıldılar (مِنْ دِيَارِهِمْ) diyarlarından, memleketlerinden, evlerinden (وَأُوذُوا) eziyet edildiler (فِي سَبِيلِي) benim yolumda (وَقَاتَلُوا) muharebe ettiler (وَقُتِلُوا) ve muharebede şehit düşürüldüler.

Hülâsa: o kimseler ki muhacir oldular ve diyarlarından çıkardılar, benim yolumda savaştılar, kendileri de icabında şehit düşürüldü. Bunlara vaad vardır.

(لَأُكَفِّرَنَّ) Elbette mahvedeceğim (عَنْهُمْ) onlardan (سَيِّئَاتِهِمْ) günahlarını, çirkin işlerini (وَلَأُدْخِلَنَّهُمْ) elbette onları girdireceğim (جَنَّاتٍ) Cennetlere, öyle Cennetlere ki (تَجْرِي) akıyor (مِنْ تَحْتِهَا) o Cennetlerin altından (الْأَنْهَارُ) nehirler (ثَوَابًا) mükâfat olmak üzere (مِنْ عِنْدِ اللَّهِ) Allah Teâlâ Hazretleri tarafından.

Hülâsa: elbette onların dualarını ki (وَكَفِّرْ عَنَّا سَيِّئَاتِنَا) diye dua etmişlerdi. Onların dualarına icabeten, onların kötü işlerini mahvedeceğim. Onları, altından nehirler akan Cennetlere koyacağım. Tarafımdan mükâfat olmak üzere.

(وَاللَّهُ) Allah Teâlâ Hazretleri (عِنْدَهُ)onun yanındadır (حُسْنُ الثَّوَابِ) en güzel sevap.16

En güzel sevap Allah Teâlâ Hazretlerinin manevi yanındadır. Şu bulunduğumuz derslere devam etsek, çok müjdeler bizim içindir. Ya Rabbi! Bizleri bu müjdelere nail eyle. Vaktinde yatmak, vaktinde kalkmak, vazifelerimizi tam tekmil ifâ etmek şerefine bizleri mahzar eyle. Amin!…

Şimdi, bu Sûre-i Al-i İmran’ın mezkur ayet-i celilelerinde zikrullah’a devam eden kimseler, zikrullah sebebiyle kalpleri ve ruhları uyanarak, ayât-ı tekviniyyeyi tefekküre dalmış oluyorlar. Ayât-ı tekviniyye ki; bu yerler, gökler ve sairedir, onlarla Mevlâ Teâlâ Hazretleri arasında perde olmaktan, ayna olmaya geçiyor. İşte Risale-i Kudsiyye’deki dersimiz, bize bu manayı açıklıyor.

Niçin oldu hicab canım, bu kesret

Bu kesret içre anla, sırrı vahdet

Makamı arifin, her demde hayret

Adem bahrine dal, bul zevki vuslat

Bu kesretten geçip, Hakka gidelim

Cemâl-i ba kemâle seyredelim.17

“Niçin oldu hicap canım, bu kesret”

Kesret çokluk manasındadır. Mevlâ’dan gayri demek, yani yerler, gökler, ağaçlar, bitkiler, her şey. Niçin bunlar hicab, yani perde olsun.

“Bu kesret içre anla, sırrı vahdet”

Zikrullah ile uyandıktan sonra, bu kesrete bakarken, tefekkür gözlüğünü gözüne takar, eserden müessire yani yaratılmıştan yaratıcıya ulaşınca, vahdet sırrını anlar. Her ne kadar bilmiyorsa da ilerlemekle, terakki etmekle, bu sır zevken hasıl olur.

Mesela: Saat’ın içinde aletler vardır. Hepsi zemberek vasıtasıyla çalışır. Tek bir şey onları çalıştırıyor. Yine aynı şekilde, koca fabrikayı, bir tel vasıtasıyla gelen cereyan idare ediyor. İşte Allah Teâlâ Hazretlerine ulaşan anlar ki o Mevlâ Teâlâ  Hazretleri, diridir, her şeyi tedbir edicidir. Celâl sahibidir.

هُوَ الْحَيُّ هُوَ الْحَقُّ الْمُقْتَدِرُ

Yani, “Diri ancak odur, her işi o tedbir edicidir.”

Yani insan Mevlâ’ya ulaşmadıkça, vahdet’in sırrına eremez. İnsan, saatteki bütün aletleri çalıştıran zembereği buldu mu, anlar ki bu fabrika, bu tel tarafından idare ediliyor. Bunun gibi, insan, bu kesrete yani semaya ve içindekilere, yere ve içindekilere baktığı zaman anlar ki bunlar kendi kendilerini yapamaz. Mutlaka, bunları yapan bir Mevlâ Teâlâ vardır.

“Makamı arifin, her demde hayret”

Bu şekilde Mevlâ’yı bilen insan her an hayret içerisinde olur.

“Adem bahrine dal, bul zevki vuslat”

Yokluk deryasına dal ki Mevlâ Teâlâ’ya kavuşma zevkini bulasın, yani kendini yok etmedikçe Mevlâ’yı bulamazsın.

Sen çık aradan,

Kalsın bakî yaradan.

Vuslat için aradan çıkmak, kendi görüşünden kendini kaybetmene bağlıdır.

اَلْإِحْساَنُ اَنْ تَعْبُدَ اللهَ…

Hadisi şerifinin sırrı tecelli ettiği vakitte meydana gelir. Yani dön dolaş, rabıta üzre zikrullah’a devamla her kapı açılır. Öyle ise bulmuş olduğumuz bu devleti, bu manevi yolu, canımızdan daha güzel bir şekilde muhafaza edelim.

Efendi Babanın (kuddise sirruhû) bir arkadaşı vardı. İkisi de aynı tarikata mensuplardı, aynı şeyhden yetişmişlerdi. İsmi de Hacı Bilâl Efendi idi. Onun için “O, benim manevi yolda ağabeyim gibidir,” derdi. Bir gün dedi ki “Ali Haydar Efendi kardeşim, ahiretin bir ismi de hasret günüdür. O günde, herkes bir defa pişman olacak, biz iki defa pişman olacağız. İki pişmanlığın birincisi, herkesin pişmanlığı gibi “Nasıl daha çok amel edemedik” olacak. İkincisi ise, ahirette bu kapının bereketi anlaşılınca, yani az çalışmakla, çok mesafe aşıldığı meydana çıkınca, böyle bir kapıda neden yaya kaldık, istifade edemedik, olacaktır.

Her kim saatlerini vazifelerine taksim ederse ve karar verdiği gibi yaparsa, o, “salik olur, değilse sefih” olur.

Hakikaten insan insaf etmeli. Bu gün ben dersimi yaptım mı? Eğer tam yaptıysam, ne kadar şükretsem az. Yarım yapılan ders seni ulaştırmaz. Ya Rabbi! Sen tamamlamak nasip eyle. Amin!

1- Semerkandi, Tenbihü’l-Ğafilin, No:126, 1/114. Bu hadisin senedi sakıttır. Fakat manası sahihtir.
Manasını takviye eden hadis için bakınız. Ahmet bin Hanbel, 1/138.
2- İsra Sûresi: 9
3- İsra Sûresi: 9
4- İsra Sûresi: 82
5- Hakka Sûresi: 82
6- Bu hadis senedsiz ve mevkuf olarak Enes bin Malik (r.a)’dan, Gazali, İhyau Ulumüddin, 2/32 de rivayet
edilmektedir. Fakat manasını tashih eden rivayet ibni Ebi Hatim, Tefsir, 5/1482, Meymun bin Mihrandan nakledilmektedir.
7- İbni Ebi Şeybe, Musannef, Fezailü’l-Kur’an: 22, No: 30677, 15/478. Taberani, el-Mu’cemu’l-Kebir, No:
8655, 9/132.
8- Vakıa Sûresi:77-78-79
9- Âli İmran Sûresi: 190
10- Sad Sûresi: 27
11- Risalei Kudsiyye, s.30
12- Âli İmran Sûresi: 191
13- Âli İmran Sûresi: 192
14- Âli İmran Sûresi: 193
15- Âli İmran Sûresi: 194
16- Âli İmran Sûresi: 195
17- Risalei Kudsiyye, s, 44.